23 Temmuz 2017 Pazar

Temmuzda bile montunun fermuarını sonuna kadar çektiren bir iklim: Kopenhag Gezi ve Koşusu

Hatıralarımız... Onlar ancak aklımızda tazeliğini korudukça varlıklarını sürdürmeye devam edebilirler. Taze tutmak için her geçen gün tüm yaşantımızı gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçirmenin bir yöntemi ise henüz keşfedilmedi. Maalesef yaradılışın bir parçası olarak her ne kadar tüm güzel anları hatırlamak istesek de tüm bu imgeler ilk günkü netliklerini kaybetmeye mahkumdur. Aklımızın çektiği fotoğraflar, üzerlerine yenileri geldikçe silikleşirler ve eninde sonunda tamamen yok olmamış olsalar bile, elimizde ancak bir fotoğraf karesindeki yüksek çözünürlüklü anın bize hatırlattığı o güzel hatıraya ait bazı parçalar kalır. Peki ya hikayenin tamamını hatırlamak istersek. Tümüyle ne olmuştu, o gün tam olarak neler yaşanmıştı, ben ne hissetmiştim o anda ? İşte bu ayrıntıların da zamana yenik düşüp, tamamen uçup gitmesine izin vermek istemiyorsak eğer yapabileceğimiz son bir ilüzyon olan, belki de yüzyıllardır insanoğlunun bulduğu en önemli silah diyebileceğim yazıya sarılmak bir çare olabilir. Kalem kılıçtan keskindir diye boşuna mı denmiş ? Kaleme kağıda döktüğümüz sözcükler, yazın anında o anki duygu ve düşüncelerimizi de yansıtmış olmamız şartıyla pekala bizim o güne ait ayrıntılı bir tasviri aklımızın tuvalinde resmederek o günü baştan yaşamamızı sağlayabilir. O zaman buyrun Kopenhag gezisini birlikte ölümsüzleştirelim, günü geldiğinde çekilen yüksek çözünürlüklü fotoğrafların anlamı azalıp, hafızamızdaki hikayeler berraklığını yitirdiğinde okuyup o anı baştan yaşayalım.

Biliyorum alt tarafı yabancı bir şehirdeki küçük bir koşu için yukarıdaki giriş çok iddaalı oldu. Yine de insan her zaman yaşadığı şehirden uzaklarda kurulmuş, başka kültürlere ait farklı şehirleri gezip göremiyor. Hayır vazgeçmiş değilim; sözlerimin arkasındayım ve kıymet-i harbiyesinde altını doldurmak için dilim döndüğünce anlatmaya başlıyorum.

Eşimle birlikte onun işi gereği Kopenhag'a seyahat etme fırsatım oldu. Fırsat bu fırsat, hemen koşu ayakkabılarımı ve tişörtümü de koydum tabi bavuluma. İnsan hayatında kaç kez Kopenhag'a gider ki? Danimarka'nın başkenti olan bu şehrin nüfusu yaklaşık 1,5 milyon civarı. Şehir, içinden geçen nehirler sebebiyle kanallar şehri olarak da anılıyor. Biz de havalimanına iner inmez, daha önce araştırdığım ve oldukça pahalı olduğunu bildiğim bu şehri en ekonomik şekilde gezebilmek için birer Kopenhag Kart aldık. Bu kartın en güzel yanı, içlerinde müzeler, saraylar, kaleler, kuleler, turistik bahçeler, hayvanat bahçesi, botanik bahçesi, akvaryum, kanal turu gibi 80 civarı turistik yere ek bir ücret ödemeden girme hakkı olmasının yanında, tüm raylı sistem, tren, metro ve otobüslere de ücretsiz biniş hakkı olmasıydı. 24 saatlik olan kartla tüm bunları gezmek olanaklı olmadığından az bir fiyat farkı ile 48 saatlik olan kartı almaya karar verdik ve havalimanından otelimize en yakın istasyona tren ile gidilebileceği bilgisini de alıp yola çıktık. Merkez istasyonundan, kalacağımız otele yaklaşık on dakika gibi bir sürede yürüyerek ulaşmak mümkündü. Otele vardığımızda saat öğleden sonra 4 gibiydi ve fazla dinlenmeye gerek görmeden ilk fırsatta gezmeye başladık. İlk olarak şehri kanal turu ile görmenin iyi bir başlangıç olacağına karar verdik. Ne de olsa elimizdeki kart, kanal turunu kapsıyordu. Cepten Google Haritalar'ın yönlendirmesiyle kanal turunun başladığı yere geldik. Ancak bir sorun vardı. Son gezintinin saati için broşürde 18:00 yazıyordu. Sırada en az on kişi bekliyordu ve kolumdaki saat 17:55'i gösteriyordu. Bir an bu sıra nedeniyle tura katılamayacağımızı düşündük. Bu arada tuhaf bir şekilde saat altıyı geçtiği halde insanlar sıra olmaya devam ediyordu. İşte o zaman bunun nedenini anladık. Danimarka'da saat henüz 17:00 idi. Nasıl sevindiğimizi anlatamam. Çok yol geldiniz yoruldunuz, bizden size ufak bir ödül olarak şehri gezmek için ek olarak bir saatiniz daha olsun demişti sanki biri. Biz ilk defa bu kadar kuzeye çıkıyorduk. Günbatımının kaçta olduğunu o an bilsek sevincimiz iki kat artardı herhalde. Ancak henüz bu tuhaflığı da deneyimlememiştik. Gece Tivoli Bahçeleri'nden çıkıp otele döndüğümüzde gerçeği anlayacaktık. Hava bir türlü kararmak bilmiyordu. Sonunda yine otelin kablosuz internetine bağlı olan cebe müracaat ederek "Yahu kaçta kararıyor bu hava ? " diye baktığımızda cevap oldukça şaşırtıcı gelmişti. Havanın kararması neredeyse 23:00'ü buluyordu. Üstelik tam bir karanlıktan da bahsetmek mümkün değildi. Bu nedenle herkes ışığı kesip uykuya dalabilmek için kalın perdeler kullanıyormuş . Bunu da sonradan eşim söyledi. Otel odasında bu şekilde kalın perdeler vardı. Kanal turu, broşürde yazdığı şekilde tam bir saat sürdü. Rehberimiz etraftaki binaların ne olduğunu ve tarihçelerini İngilizce, Danca, Almanca şeklinde sürekli anlattı. Ben bu gezinin hatırı sayılır bir kısmını, el kamerası ile görüntüledim. Rehberimiz daha gezinin en başında altından geçeceğimiz köprülerin çok alçak olması nedeniyle kafamızı çarpmamamız için hepimizi uyardı. İlk başta bu uyarıyı çok dikkate değer bulmamış olsam da rehberin ne demek istediğini teknemizin altlarından adeta yalayarak geçtiği köprüleri görünce anlamış oldum.

Bu gezide şehrin genel bir panoramasını hiç yorulmadan görmek mümkün oldu. Küçük Denizkızı heykelinin olduğu sahile de oldukça yakın yanaşıp fotoğraf çekmeye imkan tanıdılar.


Bu güzel gezinin ardından çok ünlü Tivoli Bahçeleri'ne gitmeye karar verdik. İçinde şehri yüksekten görebileceğiniz lunapark aletleri de olan bu bahçeye elimizdeki kart ile giriş yine ücretsizdi. Ancak aletler ücretliydi. Binmedik ve eksikliğini de hissetmedik. Bahçenin kendisi oldukça güzeldi. İçinde küçük bir Kopenhag saklıydı sanki.



Çocuk oyun alanları, panayır yerini andıran bir düzende ailecek oynanabilecek jetonlu oyunlar ve harika bahçelerin içinde serbestçe gezen ördekler, tavuklar... Bizde olsa bu hayvanlara kesin bir zarar gelir diye düşündüm hemen. Ancak bu kanatlı arkadaşlar insanların arasında o kadar rahatça geziniyor, lokantalara ve kafelerin içlerinde o kadar rahatça geziniyordu ki, kesinlikle hiç kimsenin onlara zarar vermeyeceğinden adları gibi emin oldukları anlaşılıyordu. Sonraki gece buraya yine gelecektik. Ancak kartın ikinci girişi sağladığını henüz bilmiyorduk. Bunu kapıdan sorup olumlu yanıt alınca pek bir sevindik doğrusu. Termosumuza çay doldurup geldiğimiz ikinci gün rahat şezlonglar bulup yeşil çimlerin hemen üzerindeki manzaraya daldık. Gecenin sonunda suların üzerindeki tahta köprüde muhteşem bir su ve ışık oyunları gösterisine denk geldik.




Ertesi sabah ilk olarak Rosenborg Sarayı'na gitmeye karar verdik. İtiraf etmeliyim ki kocaman bir bahçenin içindeki bu kale ve içinde sergilenen eşyalar oldukça etkileyici ve görülmeye değer. İçeri sırt çantası ile girmek yasak olduğundan bilet alınan ofisin karşı hizasındaki küçük odadaki kilitli dolaplara çantalarınızı bırakmanız gerekiyor. Danimarka'nın para birimi Danimarka Kronu (DKK) ve 7 DKK'dan biraz fazlası yaklaşık 1 Euro ediyor. Kilitli dolaplar 10 kronla çalışıyordu ancak elimdeki bozukluklardan hiçbirisi 10'luk olmadığından bilet memuresi bana bir onluk ödünç verdi. Geri verdik tabi çıkışta.

İçeride çok güzel bir rehberli tura denk geldik. Bu o kadar doğal oldu ki, rehber kız anlatmaya başladığında ben de tam önünde duruyordum ve doğal olarak dinlemeye başladım. Bu sırada eşim gördüğü her yeri resimlemeye çalışıyordu. Kalenin ana bölümünü gezip hazine odasına inileceğine ait anonsa kadar grupla birlikte hareket ettik ve anlatılanları dinledik. Ancak ne olduysa bu anda oldu. Rehber kız ne dese beğenirsiniz ? Bunun kapalı bir gruba ait rehberli bir tur olduğunu ve hazine bölümüne gitmeden önce gruptan olmayanların geride kalmasını rica ettiklerini söyledi. Ben tabi o ana kadar bunun herkese açık bir anlatım olduğunu düşünerek dinlediğim için hafiften bir yerin dibine girip sonra hemen hiçbir şey olmamış gibi yüzeye çıktım.

Bunun kapalı bir grup için rehberli tur anlatımı olduğunu bilmediğim anlarda rehber kızı dikkatle dinlerken ben.
Bak bir de utanmadan en önde duruyor :)
Geri kalanını kendi başımıza gezecektik. İyi ki de öyle yaptık. Ben zaten Danimarka ve İsveç tarihi ile ilgili kısmı ve kralların isimleri ile bu iki ülkenin 1600'lü yıllarda birbirleri ile yaptıkları deniz savaşlarını filan dinlemiş ve olayın özünü kavramıştım. Bundan sonrası teferruattı. İsveç'i bir gün geri alırız diye tüm işlemelerde ve forslarda halen İsveç'in sembolünü tutmaya devam etmişlerdi ancak İsveç geri alınamamıştı.



Tahtların etrafındaki bu aslanlardan daha çok sayıda sipariş edilmiş ama kral ölüp yerine oğlu geçince bu kadarı da yeterli, bütçeyi tutturmamız lazım deyip siparişin geri kalanını iptal etmiş. Bu saray artık bir müze, ancak yine de günümüzde de kraliyet ailesine ait bir bebek dünyaya geldiğinde, fotoğrafta görülen vaftiz takımlarını ödünç olarak veriyormuş müze yönetimi. Buyrun ileri demokrasi efendim :)
Sonrasında hazineye indik. Burası yerin altında bir yerlerde ve içeride paha biçilemez takılar, hazineler ve en önemlisi taçlar var.


Hazineyi de gezip gördükten sonra kralın aslında yazlık olarak kullandığı bu sarayın kocaman bahçesinde biraz gezindik. Çok güzel çiçekler gördük. Bahçe çok bakımlı. Buyrun birkaç fotoğraf...



Günün geri kalanında, elimizdeki kartların hakkını vermek ve bu güzel şehri daha yakından tanımak için Jeoloji Müzesi, Botanik Bahçesi ve Hayvanat Bahçesine gittik. Jeoloji Müzesini oldukça ilginç bulduğum belirtmek isterim. Burada dünyanın dört bir yanından getirilmiş ilginç oluşumlu taşlar sergileniyor. En ilginç birkaçını buraya bırakıyorum efendim. Kabul buyrunuz lütfen...




Botanik bahçesini de gezip iyice yorulduktan sonra nasıl olsa hava geç kararıyor diyerek otobüse atlayıp hayvanat bahçesine gitmeye karar verdik. Diğerleri ile kıyaslandığında burası merkezden biraz uzak sayılır. Akşam saatlerinde gezdiğimiz için olsa gerek bütün hayvanları göremedik. Girişte bir aslan karşıladı bizi. 

Sonrasında deniz aslanlarını, flamingoları gördük. 


Kanguruları doğal ortamlarında yani arada herhangi bir kafes olmadan görmek ise çok güzel bir şans. Hiç bu kadar yakın olabileceğimi düşünmemiştim. Annesinin kesesine girip-çıkan yavruya bile rast geldik. Çok kuvvetli zıplıyorlar. Arka ayakları özellikle bunun için yapılmış. Ancak kısa mesafeler için ellerini yere koyup ilerleyerek de yerden otladıklarını görmek beni çok şaşırttı. Bu kadar hızlı zıplayan ve yol alan bu canlıların zayıf bir yönleri olduğunu ve bunun da elleri olduğunu düşündürdü bana. 


Sonrasında kurtların inlerine vardık. Köpek sandık ama kurtmuş bunlar. Demek filmlerde boşuna atıl kurt demiyormuş bizim Hun Türkü Tarkan. Tüm bunların ardından fil ailesine konuk olduk. Anne-baba ve yavru fil. Yukarıda asılı saman balyalarını hortumları ile deşip ağızlarına götürüşlerine şahit olduk. Anne beslenirken yavru fil de annesinden süt emiyordu. Uzunca bir süre bu güzel aileyi seyrettik. 

Çıkışta lemurlara denk geldik. Siyah-beyaz çizgili bu şirin yaratıklar bize özel bir gösteri hazırlamışlar gibi bulundukları ortamda daldan dala uçtu ve en tepedeki yuvalarına kadar nefes kesen akrobasi gösterileri sundular. Şu denge mekanizmasının onda biri biz insanlara verilmiş olsa ne acayip olurdu diye aklımdan geçirmeden edemedim. 


Tüm hayvanları göremediğimiz için vakit kalırsa ertesi gün yine geliriz umuduyla buradan ayrıldık ancak görecek o kadar çok yer vardı ki buraya yeniden gelmeye zamanımız olmayacaktı.

Ertesi gün kongreden çıkıp soluğu akvaryumda aldık. Burası havalimanından bir durak önce olduğundan merkeze yine bayağı bir uzak sayılırdı. Çok fotoğraf koymaya gerek görmüyorum çünkü bunun ayarında ve hatta belki daha güzelleri bizim İstanbul'da da var bu tip akvaryumların. Köpekbalıkları, kaplumbağalar, dev vatozlar... Belki işin erbabı olsak daha çok şey ifade edebilir tabi ne var ki bizim için hepsi aynı gibi görünüyor.



Buradan dönüşte Amelienborg Sarayı'nı gezmeye karar verdik. Birbirine eş dört binadan oluşan bu heybetli sarayın sadece bir binası ziyarete açık. İçinde yine kraliyet ailesine ait odalar, eşyalar, yağlıboya tablolar ve fotoğraflar sergileniyor.



Bu sarayı gezdikten sonra sahil boyunca yürüyerek Kastellet'e gitmeye karar verdik. Zaten artık bu sarayla birlikte Kopenhag kartımızı alalı 48 saat dolmuş ve dahası yürünecek mesafelere gözümüzü dikmek durumunda kalmıştık. Sahilden yürürken güzel manzaralara da denk geldik.


... ve hatta ilk gün kanal turunda denizden görmüş olduğumuz Küçük Denizkızını karadan da gördük.


Denizkızı heykelinin az iç kısmında etrafı sularla çevrili eski bir kale varmış: Kastellet. Burası hala askeriyeye ait. Akşam saat 18:00'dan sonra giriş yasak. İçeride kavga etmek, gürültü filan yasak. Ama güzel bir haber de var, koşmak serbest :) Çok yağmurlu ve soğuk bir gün olduğundan bir yıldızı andıran bu parkurda o gün koşan pek kimseye rastlayamadım. Ancak içeride çok güzel bir yel değirmeni var ve orada bol bol resim çekindik.

Kastellet'in giriş kapısı: Kuralların yazılı olduğu bir levha var. Bisiklet ve koşu serbest, kavga yasak :)

Sonraki gün otelden buraya ve sonra yeniden otele doğru dönerek bir koşu yapmaya karar vermem kaçınılmazdı. İçerisi yemyeşildi. Parkur çok düzgündü ve bol rüzgarlıydı. Yediğimiz yağmur ve  rüzgardan bitkin bir şekilde kendimizi Nyhavn'a sürüdük ve gerisin geri yürüdük. Nyhavn, sözcük anlamı ile yeni liman anlamına geliyordu ve o rengarenk boyalı evlerin dizildiği kanal boyu olarak tarif etmek oldukça akılda kalıcı olmuştu. İşte o evler...


Ertesi gün eşim kongrede iken ben de planladığım Kastellet koşusunu yapmaya karar verdim. Ancak bu hiç de kolay olmayacaktı. Önce üniversiteden yarım saat kadar geriye yürüyüp otele geldim ve hazırlandım. Bugün hava oldukça güneşli ve açıktı. Sıcaklık dünkü yediğimiz yağmur ve rüzgar kesildiğinden, hissedilir bir yükseliş kaydetmişti. Ben de giydim t-shirt'ümü ve attım kendimi yola. Hem Nike+'ı açtım hem de navigasyondan yardım alarak Kastellet'e koşmayı başardım. Derecem ve güne ait koşu kayıtlarını ve rotayı da paylaşıyorum. İleride bakarsam beni mutlu edeceğine adım gibi eminim.


Kopenhag koşusunun tam ortasında Kastellet'ten bir kare

Koşunun ardından eşimin yanına yine yürüyerek gittim. Neyse ki kongrenin  içecek ikramı boldu ve su ve soda içerek eksilen suyu yerine koymaya çalıştım. Kongreden sonra Christiania'ya gitmeye karar verdik. Burası şehrin içinde özerk bir bölgeymiş. İçeride uyuşturucu serbest. Açıkta tablalarda, kulübelerde otlar filan satılıyor. Gençler mesken tutmuş tabi burayı ama görseniz yine doğa bir harika, yeşillik güzel bir park ve içinde bol su var yine. Kızlı-erkekli gelmişler geziyorlar. Dedik valla bu da ilginç yani ama ortam sakat çok durmayalım, turistiz ne de olsa :) Şaka bir yana hiç bir sıkıntı yoktu ortamda, ancak satılan hediyelik eşyaların üzerinde artık Kopenhag yerine hep Christiania yazıyordu. 



Kopenhag'ın içinde özerk bir bölge: Christiania
Ertesi gün Kopenhag'dan Malmö'ye trenle geçmeye karar verdik. Bunun için Merkez İstasyonu'ndan tek bir trene binerek İsveç'in üçüncü büyük kenti olan Malmö'ye geçmemiz gerekiyordu. Tren, Danimarka ile İsveç'i birbirine bağlayan ve denizin üzerine inşa edilmiş dünyanın ikinci büyük aralıklı asma köprüsünden geçerek Malmö'ye ulaşıyordu. Köprünün geçtiği güzergaha suni bir ada yapılmıştı ve tren yolun bir kısmını denizin altındaki bir tünelden katediyordu. Bu kadar hizmete rağmen fiyatı çok aşırı pahalı da değildi. Bak şu Allah'ın işine. Yoksa yap-işlet-devret burada bilinmiyor muydu ? Neyse çok karıştırmadan gezimizin son günü olan Malmö öğleden sonrasını anlatayım. İlk önce Malmö Kalesi'ni gezdik. Yine bol yeşilliklerin içinde bir şehir ve her yer park, her yerde dev gibi yeşil alanlar. Bu Avrupa'lıların Toki'den de haberleri yok bence ya neyse :)

Malmö Kalesi (Malmöhus slott)

1434'de yapımı başlanan kale 1600'lerde İsveç Krallığı için ön karakol vazifesi görüyor ve genişletiliyor. Sonradan önemin yitiren kale 1800'lerde hapishane olarak kullanılıyor. 1937'lerde ise müzeye dönüştürülüyor.
Kalenin karşı hizasına düşen ve 190 metre yüksekliğiyle Avrupa'nın en yüksek konut binası olan Turning Torso (Dönen Gövde)'yi de uzaktan gördük.

Malmö şehir kütüphanesi de tarihi bir bina olduğundan bir uğradık. Anneler daha ilkokul bir yaşındaki çocukların ellerinde tutup buraya getirmişler. Minicik velet tam on tane kitap seçmiş kütüphaneden ödünç alıp okumak için. Hep geldikleri belli. Annesi hiç yardım etmese bile otomatik barkodlarını okutup aldığı kitapları sisteme kaydettirecek kendisi. Yalnızca boyu tam yetişmiyor diye bazen yardımcı oluyor annesi. Çocuk on kitabı üst üste dizmiş halde kucağında taşıyarak getirdi bu barkod tarayıcı makineye kadar. İçimden dedim ki bizimkileri buraya kadar gelmeye razı etsek bile kitapları bize taşıtıp eve gidince en iyi ihtimalle bize okutacakları kesin. Avrupa'nın güzel yanlarını alalım dedikleri burası olabilir bence. Lütfen okuma alışkanlığını bebeklikten itibaren oturtalım sevgili ebeveynler. Sonra çok geç oluyor. Okumak ufuk açar, her kitap yeni bir dünyaya kapıları aralayıp bizi özgür kılar. Ben şahit olduğum bu olaydan büyük ders çıkarttım size de iletmek istedim.
Şehir kütüphanesi
Kütüphaneden sonra Pilldamsparken parkında gezdik. Burada kanolar ve deniz bisikletleri kiralamış insanlar hallerinde oldukça memnun görünüyordu. 


... ve sonrasında kralın bahçesinde ördekleri,kazları ve kuğularla güvercinleri besledik.

İstanbul galetasını görünce Kungsparken'daki kanatlılar birden başıma üşüştü.
Bizim galeta ilaç gibi geldi valla kazlara :)
Parktan dönüşte bir olayla karşılaştık ve buna pek anlam veremedik. İnsanlar yolun kenarına yapılmış fazla yüksek olmayan bir platforma çıkmış sokağın kenarında dans ediyorlardı. Ne var şimdi yani bunda, olamaz mı der dediğinizi duyar gibiyim. Olur tabi bence de olsun. Tango yapıyorlardı. Biz yine de bunun akşam iş çıkışı olan bir kurs filan olduğunu düşündük ilk önce. Çünkü millet ara ara eş değiştiriyordu. Az önce orta yaşlı hanımla dans eden genç, şimdi de güzel bir uzakdoğu kökenli genç kızla dans ediyordu. Bazıları diğerlerinden daha iyiydi dans konusunda. Dedik herhalde onlar hoca, diğerlerine sırayla öğretmek için dans ediyorlar. Yarım saat kadar hayran hayran izledikten sonra eşime bunun aslını öğrenmek için gidip konuşalım dedim. Sorduğumuzda aldığımız cevap bizi çok şaşırttı. Hayır dans kursu değilmiş, burada yaşayan insanlarmış. Akşam vakti gelip öylesine dans ediyorlarmış işte. Bir yaşıma daha girdim azizim. Bizim İstanbul denen megaköyde kadınlarımız toplu ulaşımda, sokaklarda rahatsız bir vaziyetle karşılaşmamak için pür dikkat gezerken, adamın dediğine bak yahu. Hiç olacak şey mi yani, inanmadım tabi. Kesin bizi kıskanıyorlar, benim Türk olduğumu anladı ondan böyle bir cevap verdi diye düşündüm. Bak adama bir de demesin mi siz de biliyorsanız buyrun dansa katılabilirsiniz, herkese açık. Tövbe tövbe diyip hemen uzaklaştık tabi. Şaka bir yana bizim oraya bu dans ilk etapta fazla gelir tabi. Halayla filan başlasak o da kabulüm ya neyse :) KKTC'de halaylı versiyonunu görmüştüm. 
100 sene filan sonra belki bizim de olur. Benim göremeyeceğim kesin ama sonrasını bilemiyorum.
Malmö'de yol kenarında rastgele tango yapan insanlar

Malmö'yü de pek beğendik. Ancak Kopenhag'dan sonra daha küçük ve bakımsız bir şehir havası verdi bize. Bu kadar yakınına gelmişken görmeye değer yine de. Bir öğleden sonranızı ayırmanız yeterli olur.  Akşam olunca Lilla Torg meydanında oturup günü başarıyla tamamlamanın ödülü olarak kendimize bir toblerone'lu cheesecake ve çay ısmarladık ve sonrasında tren istasyonuna geri yürüdük. 


Geri dönüşte görevli biletlerimizi kontrol etti. Sakın nasılsa bakmıyorlar demeyin. Otomatlardan gidiş-dönüş Malmö biletinizi alın. Nakit para veya Debit kart geçiyor makinede. Kredi kartı ile olmuyor. Biraz para olan bir hesaba bağlı banka kartınız Kopenhag Merkez Tren İstasyonu'nda işinizi görür. Makinelerde İngilizce dilini seçmek mümkün. Ayrıca görevliler yardım etmek için otomatların başında bekliyor ve herkes çok iyi derecede İngilizce konuşabiliyor.

Bisiklet yolları, yaya kaldırımları ve motorlu taşıt trafiği kesinlikle çok iyi düzenlenmiş ve kimse diğerinin yoluna girmiyor. Kırmızı yandığında herkes yerinde mıhlanıyor. Kimse son anda geçmiyor. Hatta erkenden durmak için yavaşlıyor. Otobüsü, treni kaçırdım diye peşinden koşan yok. 5 dk. sürmeden yenisi gelecek nasılsa. Herkes bunun bilincinde. Aceleleri yok, telaş yok. İten-kakan yok. Olmaz arkadaş ya, bu kadarı bana fazla :) Yarın İstanbul'a uçuyoruz nasılsa. Arabayı İspark'tan aldım mı alışırım hemen trafiğe, dur-kalka, itişe-kakışa...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder