18 Kasım 2015 Çarşamba

Vodafone 37. Istanbul Maratonu

Geçen sene 10K için katıldığım İstanbul Maratonu'na, bu sene her açıdan daha hazırlıklı olarak katılmayı istiyordum. Yaklaşık bir senedir düzenli olarak koştuğum için hem kilo vermiş, hem hızlanmış ve hem de uzun mesafe için dayanıklı hale gelmiştim. İptal olan Darıca Yarımaratonu'na da katılamadığım için kendi başıma bir yarımaraton koşmuş ve yaptığım ölçüme göre yarı maratonu 2 saat 1 dk. civarında bitirebilmiştim. Tabi Ataköy parkuru ile Darıca aynı olmayacaktı bunu biliyorum. Ama yine de yakın bir zaman çıkardı sanırım.

İstanbul Maratonu'nda ise 15K için kaydımı yaptırmıştım. Bu yarışa özel olarak bir hazırlık yapmadım. Darıca için yaptığım antrenmanları bunun için de geçerli saydım. Bir de Cumhuriyet Koşusu'na katıldım. Gerçi Zeytinburnu'ndan  sonra arada üç hafta boş bir süre kaldı. O zaman zarfında da 10K'dan az olmayacak şekilde haftada bir veya iki antrenman ile devam ettim.  Bu arada günler geçti ve beklenen gün olan 15 Kasım 2015 geldi.

İstanbul Maratonu için bu seneki hedefim 15K'yı 1 saat 20 dk.'nın altında koşmaktı. Bu zaman sınırının ne kadar altında koşarsam kendimi o derece başarılı sayacaktım. Koşudan önce biraz alışveriş bile yaptım. Kendime yeni bir şort, içlik ve bir de akıllı telefon taşımak için bel çantası aldım. Ayrıca terledikçe terimi sileyim diye bir havlu bileklik. İtiraf etmeliyim ki  bu yeni aksesuvarlar koşu konforumun oldukça artmasını sağladı. Artık akıllı telefonda ölçüm yapmak için Runkeeper yerine Nike + kullanmaya başladım. 

Koşu sabahı yine kadim dostum Makro ile birlikte toplu ulaşım ile Taksim AKM'ye ulaştık. Oradan koşucuları karşıya geçirecek otobüslere binmek için sıraya girdik. Ancak otobüse binmek hiç de kolay olmadı. Tek tek çanta araması yapmak isteyen güvenlik görevlileri yüzünden sadece ön kapıdan binilen otobüslere insanlar birbirini iterek binmeye çalıştı. Yarım saatten fazla süre otobüse binme mücadelesi verdik ve en sonunda bindik. Köprüden geçtikten sonra bir-iki hatıra fotoğraf çektik. Sonrasında ayrıldık ve başlama noktasındaki yerlerimizi aldık. Makro bu sene yine maraton koşuyor.


Bu sene Tohum Otizm Vakfı'nın tişörtü ile koşarak adımlarımı otizmli çocuklar için attım.
Yarıştan önce Tohum Otizm Vakfı'ndan koşacakları da buldum ve onlar da bana bir uçan balon verdiler. "Köprüye kadar bununla koşar mısın ?" diye sordular. Memnuniyetle diyerek koluma bağladım. Ancak köprünün üstünde koşarken balonun ipi koptu ve ben farkedemeden uçtu gitti.


Maraton ve 15K koşucuları yarışa aynı zamanda başlıyor. Ben de biraz gerilerde çıkış yapmış bulundum. Bu nedenle çok kalabalık bir insan güruhunun içinde koşmak zorunda kaldım. Bu da beni biraz yavaşlattı. Benden yavaş koşanları geçmek köprünün üzerinde neredeyse imkansız gibiydi. Sağdan ve soldan birer şerit bariyerlerle kapatılmış olduğundan köprü oldukça daralmıştı. Köprüden kurtulup sağa döndüğümde kendi istediğim hıza daha yakın bir hızda koşmaya başladım. Fakat bu sefer de Barbaros Bulvarı'ndan aşağı inerken ayakkabı bağımın çözülmüş olduğunu farkettim. Durup bağlamak sanırım en hızlı olduğum an beni durmaya zorlamıştı. Kaybım 20 sn. artı yeniden hızlanmak için gereken süre olarak haneme eksi olarak yazıldı. Sonra kendimi buldum ve hatta otomatik fotoğraf çeken platforma doğru koşarken ellerimi iki yana açarak poz bile verdim.


Yarışın geri kalan kısmında su ve sünger istasyonlarını sürekli pas geçerek zaman kazanmaya çalıştım. Zaten elimde ev yapımı içeceğimin bulunduğu tupperware şişemle koşuya katıldığımdan su almak için yavaşlama ihtiyacım yoktu. 10K bitiminden sonra Haliç'in kenarından Eyüp'e doğru 2.5 km. gidip geri geleceğimiz bir mesafe kaldığını görünce sevindim. Buraya kadar herhangi bir zorlanma yaşamamıştım. Hızımı korumaya çalışarak devam ettim. Dönüşe geldikten sonra işin rengi biraz değişti. Çünkü güneşi karşımıza almıştık ve ben güneşe karşı koşmayı hiç sevmiyorum. Belki yine ekipman eksikliğidir ama güneş gözlüğü benzeri birşeyle koşmak nasıl olur şimdiye kadar bir araştırmam veya tecrübem olmadı. Güneş gözümü aldığından karşıya ve ileriye bakarak koşamadığım son 2.5 km. yere ve önüme bakarak koşmaya devam ettim. Bir ara 13 km.'nin geride kaldığını gösteren bir tabela gözüme ilişti sadece. Artık biraz hızlanmak lazım diyerek son gücümü de bu noktadan sonra harcamaya karar verdim. Bitişe son 300 m. kaldığını gösteren tabelaya geldiğimde artık konuşacak nefesim kalmamış ve kalbim güm güm atar pozisyondaydım. Bu halde son gücümü de kullanarak bitişe koştum ve tabelada 1 saat 25 dk. gördüm. 


Ancak derecem bu değilmiş. Bu, koşunun herkes için ilk başlama anından (tabanca patlamasından sonra) bu yana geçen süre imiş. Benim başlama noktasına girme zamanımı bundan çıkarınca derecem 1 saat 20 dk. 37 sn. olarak (1:20:37) ortaya çıktı. Hiç fena değil ama antrenmanlarda bu mesafe için bundan biraz daha hızlı koştuğum zamanlar olmuştu. Köprüde kaybettiğim sürenin buna neden olduğunu biliyorum. 

Genel tasnife bakıldığında yarışa katılan 5000 kişi içinde 1214. olmuşum. Türkler'de 3780 kişi içinde 914, erkeklerde 3700 kişi içinde 1102. sıraya yerleşmişim.





Ayrıca Nike + uygulaması ile ölçtüğüm pace ve splitleri de buraya kayda geçmesi için koyuyorum. İleride daha iyileri oldukça karşılaştırım diye umut ediyorum. Ortalama pace 5:18 olmuş. Oysa ben 5:10 pace ile koşabileceğimi düşünüyordum. Bu sonuçla İstanbul Maratonu, hedefimi ucu ucuna tutturmuş olduğum bir koşu olarak tarihe geçmiş oldu.

Pace grafiğim

Splitler

Son olarak anı madalyamın da fotoğrafını paylaşarak bu yazıma burada son veriyorum. 
Yeni yarışlarda görüşmek dileğiyle...





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder