Daha önceki maraton yazılarımı okumuş olanların hatırlayacağı üzere, her maratonun kendine özgü bir hikayesi de oluyor. Bu seneki maraton hikayemin başlığı gecenin birinde ben onu hiç düşünmeden kendiliğinden geldi ve yazımın en baş köşesine kuruluverdi. Bana da altını doldurmak için elimden geleni yapmak kalıyor. Buyrun hep birlikte okuyalım...
Dört aylık uzun bir hazırlık evresinden sonra maratona on küsür gün kala
Zeytinburnu Cumhuriyet Koşusu'nda başlayan sakatlığım bu on günlük süre içinde tümüyle iyileşmemişti. Hatta o günden sonra sadece iki koşuya çıkabilmiştim ve bunlardan biri oldukça kısa bir koşuydu. Geceleri kendime telkinde bulunup yarışa kadar tamamen iyileşeceğini söylesemde, içimden bir başka ses her an bir terslik olabileceğini ve belki de yarışta koşamayacağımı fısıldıyordu. O içimdeki sese kulağımı tıkayıp bu düşüncelerin beni bırakması için hızlıca uykuya dalmayı seçiyor ve sabah kalktığımda yine iyi hissediyordum. Ta ki maratondan önceki geceye kadar...
O gece sanki o ana kadar duymamak için kulaklarımı tıkadığım o ses beni gecenin bir yarısı uyandırdı. Saate baktığımda 03:00 olduğunu gördüm. Bu hiç iyi değildi çünkü yatalı daha 4 saat anca olmuştu ve benim biraz daha uyumam gerekliydi. Yarışın olduğu günün gecesinde zaten her zamankine göre biraz daha az uyunur. O yüzden genelde buna hazırlıklıyımdır ve yarıştan iki önceki gece normalde uyuduğum süreye göre fazladan uyumayı alışkanlık edinmişimdir. Uyku depolanan birşey mi bilmiyorum ama iki gece üst üste az uyuyunca günümün daha zor geçtiğinden adım gibi eminim. Uyumak için kendinizi telkin edip bir türlü uykuya dalamadığınız olmuştur mutlaka. Bana pek olmazdı. Kendileriyle yakından müşerref oldum efendim;
Sağa dön yatamam, sola dön yatamam, aklımdan o düşünceleri atamam...
Bu arada eşimi de uyandırdım tabi ve o da benim uyuyabilmem için rahatlatıcı sözler söyledi. Sanırım onun sesini duymak iyi geldi ve en sonunda biraz daha uyumuşum. Fakat çok erken bir alarm kurulu olduğundan zaten bu uykuda yarım kaldı ve kalkıp yola düşmeden önce kahvaltı yapmak ve yarışa uygun bir şekilde giyinip evden çıkmak gerekti. Bir önceki gün canım kardeşim Görkem ile besin depolarımı doldurmak üzere sağlam bir akşam yemeği yemiştik. O iyi gelmiş olacak ki kahvaltıda o kadar da çok açlık hissetmiyordum. Yine de standart yediğim kadar bir kahvaltı yaptım. Yanıma yarışın ilk 10 kilometresinde içmek üzere planladığım sporcu içeceğimi aldım. Bunun haricinde iki tane de beslenme jeli satın almıştım. Onları da arka cebime koyarak beslenme işini çözdüm (neredeyse çözdüm demek daha doğru çünkü yarışın son yarım saatinde aşırı bir açlık hissi gelecekti).
Makro ile buluşup Metrobüs'e geçtik ve en hızlı şekilde Taksim'e gidebilmek için Mecidiyeköy'de Metro'ya aktarma yaptık. Taksim'e saat 7 civarı varmıştık ancak yine de uzun bir sıra yapılmış olduğunu gördük. Sıranın bir ucu artık orada olmayan AKM'nin önünden şimdi öbür yanda olan camiye yakın bir yere kadar uzanıyordu ve yılan oyunundaki yılan gibi tekrar geriye kıvrılarak ikinci bir tur daha atıyordu. Biz bir süre sıraya nereden girelim diye düşündük ve yılanın kuyruğunun an be an nasıl uzadığını görünce hemen kuyruğun sonuna bağlandık. Bereket ki öyle yapmışız çünkü bizden bir on dakika filan sonra o yılan bir daha kıvrıldı ve üçüncü bir tur daha attı. Burada sevindirici olan insanlarımızın bu sıra yapma işinde bu sene iyi organize olmuş olması ve herkesin kurala uygun davrandığını görmem oldu. Avrupalılaşıyor muyuz ne :) Nazar değmesin. Tabi yarım saat içinde bu kuyruğun erimeyeceği anlaşıldı ve aramalar pas geçilerek hızlıca otobüslere alım başladı. Bu sayede biz de geçen senekine göre daha az ızdırap ve yüksek moralle otobüse bindik.

Köprüye vardığımızda her zamanki gibi dostlarla buluşmak ve fotoğraf çektirmek için bir zamanımız oluyor. Bu sene de Sinem, Neco ve Onur ile buluşarak fotoğraf çekindik.
 |
| Onur, Neco, Gökhan (Makro), Sinem, Gökhan (Mikro) |
Ben tuvalet ihtiyacı için yanlarından ayrıldım fakat geri dönmek istediğimde güvenlik nedeniyle aynı yoldan geri dönemedim. Bu bana biraz pahalıya patladı çünkü 500 m. yukarı yürüyüp güvenliğin oradan giriş yapmam gerekti. Bununla da kalsa iyi. Maratoncu'ların olduğu yerden giriş yaparken güvenlik beni geri çevirdi ve yukarıdan giriş yapmam gerektiğini söyledi. Az önce itiraz haklarımı bitirmiş olduğumu hissettiğimden sesimi çıkarmadan en yukarı döndüm. Ancak en arkadakilerin 10K'cılar olduğunu unutarak aralarına giriş yapma gafletinde bulundum. Artık başlama saatine 10 küsür dakika kalmıştı ve ben onların oluşturduğu bloğu yarıp 5 dakika boyunca ilerlemeye çalıştım ancak bir arpa boyu yok gidebildim. Sonunda onların da itirazları ve yarışın başlama saatine iyice yakın olmam ile direncim kırıldı ve bir çıkış görüp boşluğa kendimi attım. Tekrar maratoncuların olduğu kısma koştum ve bu defa güvenlik sorun çıkarmadı. Makro elinde benim sporcu içeceğim ile beni beklemişti ve yarışın başlamasına 1-2 dakika kalmıştı: Bu bir mucizeydi :)
Çünkü sözleşmiştik. 42 kilometreyi birlikte koşacaktık. Öyle de yaptık. Bu sayede bugüne kadar en çok zevk aldığım maraton bu oldu. Zaten antrenmanlarda uzun koşuları hep birlikte koştuğumuzdan, birbirimize yakın tempolarda koşacağımız belliydi. Yarışın ilk 10 kilometresi yavaş çıkıp aniden enerji depolarımızı bitirmeyelim diye kontrollü gittik.
 |
| Haliç geçişi |
Sanırım 14K civarıydı ben ilk jeli yedim. Bir sonrakini ise 26K civarında yiyince 36. kilometre civarı iyice bir açlık hissi geldi. O anda arkadaşımın hemen yanımda koşuyor olması ne büyük bir şanstı. Sağolsun kadim dostum Makro, elindeki son fişeğinin (yer fıstıklı bar) bir kısmını benimle paylaştı ve içindeki kaloriden değilse bile o an verdiği moralden ve motivasyondan olsa gerek bana sanki bir canlanma geldi.
 |
| Makro'nun verdiği fıstıklı barı yerken |
Bir sonraki ikmal noktasından bir de muz kapsak fena olmazdı tabi. Ancak yarış bitmek üzereydi. 5-6 kilometre bir mesafe kalmıştı. Genelde bu noktadan sonra yenen yiyeceklerin kana karışıp enerji vermesi için yeterli bir süre kalmamış olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu noktada bizim şirketten Cihan Durmaz imdadımıza yetişti. İyilik Peşinde Koşan bu koca yürekli arkadaşım kendisi 15K koşmuş olduğu halde Yenikapı'ya dönerek maraton koşanlara destek vermek üzere oradaydı. Beni görür görmez sarı Tohum Otizm Vakfı formamdan tanıdı ve bir süre koşumuza eşlik ederek bize moral verdi. Bunu bizden sonra da başka koşucuları destekleyerek sürdürdüğünü daha sonra onunla sohbet esnasında öğrenecektim. Sağolsun bir de ObjektiFahri'nin önünden geçerken hep birlikte unutulmaz bir poz vermemiz için bizi yönlendirdi. İşte ölümsüzleşen o an:
 |
| Cihan, Gökhan (Makro), Gökhan (Mikro) |
Fıstıklı bar yerken bulamadığımız muzu 39. kilometre civarında bulduk ve Gülhane'ye girerken karnımız biraz daha toktu :) Gülhane Parkı'nın, yarışın en sevdiğim ve beni en çok mutlu eden bölümü olduğuna artık şüphem yok.


Gülhane Parkı'nda hem çıkış hem de iniş olmak üzere iki bölüm var. Tıpkı hayat gibi. Eğer bunu atlatabilirseniz sonrasında Sultanahmet'e kadar tırmanmanız gerekecek ki işte orası zaten etraftan size bol bol tezahürat yapanların olduğu bitişi kucaklamaya dakikaların kaldığını bildiğiniz bir başka atmosfer. Tabi orada acı da var haz da. 4 saattir koşan bacaklarınızın kaskatı kesilmiş kaslarında bolca acı, etraftan size tezahüratta bulunanlara ise ince de olsa bir tebessüm ile karşılık verebilme gücünüz varsa ne ala. Kim tutar sizi! Maratonu yine bitirmek üzeresiniz. Ha gayret ! Son 300 metre civarında dostum Makro'ya sen devam et, gücün kaldıysa koş diye bir işaret verip onu kendi kaderine uğurladım ve ben de peşinden onun koşuşunu seyrederek kendimi bitiş çizgisine doğru son gücümle attım. Saniyesi saniyesine olmasa da yarım dakika gibi bir farkla bu maratonu söz verdiğimiz gibi birlikte koşmayı başarmıştık.
Zeytinburnu Koşusu'nda başlayan ve tam geçmeyen sakatlık 32. kilometrelerden sonra iyice kendini hissettirmeye başlamış sol ayağımın iç kısmı her adımımda beni pişman eder bir hal almıştı. Soruyorum sizlere: Bu bile bile lades değil mi ? Gece uyutmayan o düşünce, aman az kaldı ne olur biraz daha dayansa bu bilek diye içimden ettiğim dualar. O noktada dostum Makro yanımda olmasaydı ve ona verdiğim söz olmasaydı kesinlikle birkaç dakika yürüyerek yarıştan erken düşerdim sanırım. Sürekli birbirimizi çektik. 36'dan sonra ise acı biraz hafifledi (ya da bana öyle geldi) ve daha rahat devam edebildim. Fakat gerçeği söylemek gerekirse yarış biteli iki hafta doldu ve henüz bir kez bile koşmaya yeltenmedim. Arada inceden bir sızı giriyor hala ama gittikçe azaldı. Yakında yine yollara düşerim :)
 |
Sultanahmet köftelerini yedikten sonra kendimize geldik:
Makro, Sinem, Dağhan, Mikro |
 |
Sevgili eşim Berat'ın Maratoncu Gökhan'lar adlı özçekim çalışması Hep destek tam destek. |
Bir de işin bağış koşusu boyutu var yine her maraton koşumda olduğu gibi. Ben size daha ne diyeyim sevgili dostlar, canlar. Bu sene de beni yalnız bırakmadınız. Bu sene de maratonu benimle birlikte koştunuz. Fazla söze gerek yok. Burada sizlere yürekten, sıcacık bir teşekkür edebilirim ancak. Ama en içten ve samimi bir teşekkür. Tam 42 kilometre koştum ve tam 42 kişi benim bu koşumda bana eşlik etti. Toplamda 3.000 TL topladınız. Gönlünüzü açtınız. Otizmli çocukların umudu oldunuz. Bundan daha iyi bir koşu olabilir mi ? Bir çocuğun hayatını değiştirebilecek, onun akranlarına yakın bir yaşam seviyesine ulaştırabilmek için alacağı yegane destek olan eğitime kavuşturdunuz. Hem de bir değil tam 19 çocuğa ulaştınız. Sağolun, varolun canlar....
 |
| Maraton güzergahı - temsili değil hakiki :) |
Yarışı, geçtiğimiz seneye göre 3 dakika erken bitirmeyi başararak kendi kişisel en iyi maraton derecemi yapmayı da başardım. Garmin ölçümü şu şekilde oldu:
 |
| Az da olsa gelişme var: Üç dakika üç dakikadır :) |
Seneye daha yoğun bir hazırlık evresi ile bunu 4 saatin altına indirmemek için hiç bir eksik yok aslında. Allah sağlık versin hep koşalım diyerek bu maraton hikayemi de burada noktalıyorum. Umarım siz de benimle koşmaktan keyif almışsınızdır kıymetli dostlar. Bir sonraki yazıya kadar sağlıcakla kalın. Hoşçakalın...