23 Aralık 2017 Cumartesi

39. İstanbul Maratonu : "Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir."

12 Kasım 2017 İstanbul'da sonbaharın kendisini hissettirmeye başladığı, mevsimin dönmesi ile ne giyeceğimize karar vermenin zorladığı günlerde, uzun süren hazırlık devresinin ardından ikinci kez bir maraton koşmak üzere dostum Makro Hoca ile yine bir maraton pazarı sabahında onların evinin orada buluşup düştük yola. İncirli'den metro-metro yaparak Taksim'e ulaştık. Taksim'e geldiğimizde AKM'nin karşısında otobüslere binmeye çalışan insan kalabalığına katıldık. Bu sefer organizasyonda bir sıkıntı olduğu kesindi. Çünkü otobüslerin sayısı oldukça azdı ve düzgün bir sıra yapılabilmiş değildi. Az sayıda gelen otobüse bir de çanta aramasının otobüsün biniş kapısında yapılması gerekçesiyle binmek daha da zorlaşıyordu. Bu sırada, otobüse binmek mümkün olmayacak ve yarışa katılamayacağız gibi bir düşünceye kapılmaya başlamıştım. Kadınlar ve erkekleri farklı kapılardan bindirmeyi akıl etmişlerdi ama bunu bile başaramıyorduk sabahın aydınlanmayan o saatinde. Yanında küçük çocuğu ile gelenler için ise durum daha da zordu. Onlara yol vermek istiyor ama sıkışıklıktan bunu bile başarmakta zorlanıyorduk. 20-25 dakikalık bu eziyetin ardından dostum Makro az önümde iken nasıl olduysa aradaki mesafe açılmış ben üç sıra arkada kalmıştım. Herhalde çocuklu bir bayana yol vermek için geri durmam sonucu olmuştu bu. Ancak diğerleri benim kadar sabırlı değildi. Sağdan soldan önüme giriyorlardı. Yine de aynı otobüse binmeyi başardık.

Köprüye geldiğimizde tanıdıklarımızla karşılaştığımız bir selam faslı olur mutlaka. Yine böyle oldu ve bu sene 4:15 pacer'lığı görevi üstlenen Cemal Ağabey (Bilekoğlu) ile karşılaştık. Çok sevdiğimiz bu neşeli abimiz ile pozitif enerji dolu hoş bir sohbet yaptık. Aslında benim hedeflediğim süre de Cemal Abi'nin üstlendiği görevle örtüşüyordu ama içimden bir ses 4:05 ve hatta 4 saati de zorlayabileceğimi fısıldayıp durmuştu yarışa hazırlandığım süre boyunca. Bu yüzden kendi hızımda koşmayı seçmiştim. Bir de bu sene hızımı ayarlamak için kolumdaki saate güveniyordum. Ne de olsa Darıca'da bunun çok faydasını görmüştüm ve artık alışmıştım. Dağhan ve eşi Sinem ile onun ablası da gelmişti yarışa. Bu kadroyu birarada yakalamışken hemen bu heyecanlı günün anısına güzel bir fotoğraf çektik:

Yarış öncesi hatıra fotoğrafı
Son hazırlıklarımızı gerçekleştirmek üzere eşya otobüslerine yakın bir kenara geçtik. Ben içlikle gelmiştim ama iki kat üstüste giyinmek fazla gelecekti. Bunu artık tecrübeden söyleyebilecek durumdaydım ve içimdekini çıkartıp sadece sarı "Tohum" t-shirt'ümle koşmaya karar verdim. Ayakkabılarımı alalı bir ay kadar olmuştu anca ve sol tekinin astarı bazen tam oturmadığında ayağımın iç tarak bölgesinde hızlıca su toplanmasına neden oluyordu. Maalesef bu sabah daha yarış başlamadan önce bu durum oluşmuştu. Makro ile de istişare ederek durumu düzeltmeye çalıştım ve astarın duruşunu sürekli değiştirip denemeler yaptım. Sonunda en doğru yerleşimini bulmayı başardım ama maraton gibi uzun mesafeli bir koşu öncesi yapılacak hatalar listesinin en başlarındaki bir maddeyi ihlal etmemin cezasını hemen almış oldum.

"Daha önce denemediğiniz, hatta biraz eskitmediğiniz bir malzemeyi yarış günü de kesinlikle kullanmayın."

İşte bir aylık henüz yeni sayılabilecek bir ayakkabı giyerek durumu riske atmanın bedeli deride hafif su toplaması ve kızarıklık olmuştu. Neyseki yanımda flaster vardı ve kabaran derimin üzerini bununla kapatıp daha fazla sürtünmesinin önüne geçip kendimi sağlama aldım. Bu hayati bilgileri de Aykut Çelikbaş'ın "Ultra Kitap" adlı kitabından, ultramaratoncuların zorda kaldıklarında neler yaptıklarını anlatan bölümden okumuştum. Aslında su toplayan bölge daha büyük olduğunda dört farklı kenarından iğneyle delip sonra üzerini kapatıyorlarmış. Neyse ki benim durum o kadar ciddi değildi.

Ultra Kitap, harika bir başvuru kaynağı olmuş.
Hem Türkçe hem de gurur verici !
Son hazırlıkların ardından başlangıç çizgisindeki yerlerimizi aldık ve dört aylık disiplin isteyen bir antrenman programının ardından yarışa karmaşık duygularla başladım. Kafamda fikirler ve taktiksel düşünceler ilk andan itibaren dolanmaya başlamıştı. Kendime uygun bir plan yapmıştım. Buna göre ilk 6 kilometre kadar 6 pace'e yakın bir tempo ile koşup, sonraki 14 kilometreyi 5:50 civarı, sonraki 14 kilometreyi de yine 5:40 pace tempo ile koşacaktım. Böylece "duvara çarpmadan", yarışın son bölümünü güvenli ve daha düşük bir tempoyla tamamlamak için gücüm kalacak ve enerji depolarım tümüyle boşalmamış bir durumda Gülhane'yi tırmanabilecektim. En azından öyle olmasını umuyordum. Tabi bu en iyi durumda olmasını beklediğim durumdu. Buna uygun bir şekilde saatimi kontrol ederek turları geçmeye başladım. Saatin beni, her kilometre sonunda bilgilendirmesi için bir tur eşittir 1 km. şeklinde bir ayar yapmıştım. İlk bölümlerde yaptığım plan tıkır tıkır işledi. Aslında geri dönüp istatistiklere baktığımda 36. kilometreye kadar plana gayet sadık kaldığımı görebiliyorum. Geriye dönüp o anları hatırladığımda yarışın içinde 36. kilometredeki bu düşüşü de gayet belirgin şekilde hatırlıyorum zaten. Neyse orayı birazdan ayrıntılı anlatacağım.

Sevgili eşim ve teyzesi ile canparemiz İnci beni desteklemek için önce Haliç çıkışına sonra da en son bitişe kadar geldiler. Onların haricinde de çok sayıda akrabamız bitiş çizgisinde bizi karşıladı. Artık abonem olan Mesut yine vardı :) Onların haricinde yeni destekçilerim de olmuştu. Celal Enişte, Mine Hala, kızları Leyla ve Merve tam kadro gelmişti. Eşimin ablası da küçük Ali İhsan'ı kapıp gelmişti. Birgül Teyzem ve İnci hep Berat'ın yanındaydı. Yarışın ardından köfte yemek için sözleşmiştik ve işte hepsi bitişte beni karşılamak için bir pazar sabahı çıkıp gelmişlerdi. Bana ve Otizm'li çocuklara destek olmaya gelmişlerdi. Tohum'un t-shirt'lerini giyip beni öyle karşıladılar. Çok güzel bir görüntüydü.
Yarış sonrası canlar ile güzel bir anı

Güncellenmiş 42 kilometre maraton parkuru
Dönelim yarışın kritik anlarına. Bu sene parkurda biraz değişiklik oldu. Haliç'ten sonra Eyüp tarafına dönüp bir gidip geldiğimiz sonrasında Fatih'teki su kemerlerine doğru Unkapanı yokuşunu tırmanıp Aksaray üzerinden Yenikapı'ya döndüğümüz o kısım artık yoktu. Onun yerine hep sahilden gidilecek ve eksik olan bu mesafeyi Bakırköy Gelik yerine Yeşilköy'den dönerek tamamlayacaktık.

Bu seneki yarışın teması: ÇocuklarİçinKoş
Ben hep öyle yapıyorum, tabi tüm destekçilerim de :)
Unkapanı yokuşunun olmaması işin güzel yanıydı. Ancak Unkapanı ve Aksaray'da olan seyirci desteğinden de mahrum kalacaktık. Yeşilköy istikameti bizim hep koştuğumuz antrenman güzergahında olduğundan bilinmeyen bir yanı yoktu. Yarışın o bölümlerini koşarken kendimi hep evimde hissettim. Bu bana büyük bir rahatlama sağladı. Yenikapı'ya kadar olan bölümde ise kah yağmur çiseledi kah güneş açtı. Bu defa hazırlıklıydım ve şapkam vardı. Her iki durumda da şapka çok işime yaradı.
Galata Köprüsü'nden geçip
sola sahil istikametine dönerken,
henüz 10 km. yeni geride kalmış
Sevgili eşim Berat'ın kamerasından bir kare:
Kendisi bu sene de bana çok destek oldu
Maratona hazırlanırken güzel bir amacınız varsa eğer sabahları erkenden kalkıp yaz sıcağında, yağmurda veya karda koşmak hiç zor gelmez. Ben de bu şekilde bir hazırlık devresi geçirdim ve sadece rahatsızlık veya sakatlık nedeniyle 4 antrenmanı kaçırdığım dört ayın sonunda yoldaydım. Yenikapı'yı geçtiğimde, evime doğru her zaman koştuğum bu yol benim için çok tanıdıktı ve geçen senenin aksine o kadar da rüzgarlı değildi. Azıcık yağmur yağdı ama hemen geçti. Ben yarışın aslında Yeşilköy girişinden döndükten sonra başlayacağının farkında olarak sürekli tur zamanlarımı kontrol ederek planıma sadık kalmaya çalışıyordum. Elimde sporcu içeceğim ile ilk 15 kilometreyi bu şekilde çok rahat geçtim. Yeşilköy'den dönüp Zeytinburnu'na doğru yol alırken masalardan elma, muz gibi ikramlar kaparak yoluma devam ettim. Arada su almayı da ihmal etmiyordum. Dehidrasyon bir koşucunun başına gelebilecek en feci şeylerden birisiydi ve okuduğuma göre her 5K için yarım litre su içmek iyi bir taktik idi. Tabi bu hava koşullarına ve mevsime göre değişir. Ben o kadar çok içemiyorum. 

Yenikapı'yı geçtiğimde hala iyi durumdaydım ve 35 kilometre geride kalmıştı. Korku dolu anlar başlar mı diye aklım sürekli bana uyarılarda bulunuyordu. Geçen sene bu kadarı bile yürüme hızına düşmeme yetmişti. Ancak bu sene hem tecrübe hem de daha sıkı çalışmanın bir sonucu olarak hala düşmemiştim. 36. kilometreyi hafif tempo düşmesi ile bitirdim. Fakat işte o en zor 5 kilometre gelip çatmıştı. Bu bölümde bir ara yürüyüp dinlendiğim iki küçük dinlenme ihtiyacım oldu. Onun dışında kendime sürekli şunu söyleyip moral veriyordum: 

"Başarabilirsin Gökhan, çok çalıştın ve kolay olmayacağını hep biliyordun. Şimdi dayanman gerek. Çocuklar için, çocukların için..." 

Koşucuların kendisine ait bir mantraları olmasının ne kadar önemli olduğunu Haruki Murakami'nin kitabında okumuştum. "Koşmasaydım Yazamazdım" isimli bu kitap oldukça ilham verici gelmişti bana ve farkında olmadan kullandığım bir kavramın adını öğretmişti. En zor anlarda bile kendine telkin edebileceğin bir düşüncen varsa eğer, bunu zor anlarda sürekli tekrar edip moralini yükseltebilirsin. Kafandaki bu fikre mantra deniyormuş.

Kitabın orijinal ismi:
 "What I Talk About When I Talk About Running"
Gülhane'yi hayal ettim sonra. Birazdan orada  olacaktım ve destekleyenler ve diğer tüm herkes orada karşılamak için bekliyor olacaktı. 5 kilometre de neydi ki ? Antrenman için beğenip koşmayacağım minik bir yol !! Fakat bu durumdayken hiç öyle olmuyordu. Büyüdükçe büyüyor, zaman geçmek bilmiyor, yol bir türlü bitmiyordu. Sonunda rüya gerçek oldu ve Gülhane dönüşünü görmeyi başardım. Oradan içeri girip tırmanmaya bir başladım mı, sonrası kolaydı. Sararmış yaprakların kapladığı güzel Gülhane insana hem zorlu bir yokuş hem de harika bir İstanbul sonbahar manzarasını birlikte sunuyordu. Cömert bir evsahibi gibi iyi ağırlıyordu ama evin kirası biraz yüksekti :) Ödemek zorundaydım ve ödedim. Karşılığında fotoğrafçı dostlarımızın çektiği harika kareler bana en güzel hediye oldu. Buyrun birlikte bakalım:







Artık Gülhane'nin üst kapısından çıkmıştım ve beni heyecanla bekleyenlerle aramda çok az bir mesafe kalmıştı. Başaracaktım. Son bir gayretle bitime doğru koştum.

Bitiş çizgisine doğru yardır !
Bitiş çizgisini geçtiğimde hedeflediğim süreyi neredeyse tutturmanın ama daha önemlisi geçen seneki ilk maratonuma göre oldukça iyi bir gelişme yakalamanın mutluğunu yaşıyordum.



Her maratonun kendine has bir hikayesi vardır.
39. İstanbul Maratonu'nki de benim gözümden böyle işte. Herkesin gözünde farklılaşır bu hikaye. Maraton da hayatın küçük bir temsilidir. Hayat yolculuğunda bittim dediğimiz anlar olur ama sevdikleriniz yanınızdaysa, devam edecek gücü bulabilirsiniz. Sizlerin de desteğiyle ben bu maratonu koştum ve sağlığım elverdiği sürece de koşmaya devam edeceğim. Bu da siz değerli dostlarımın, akrabalarımın ve sorumluluk almayı görev bilip yüreğini küçücük çocuklara açanların sayesinde toplanan bağış:

  • Yardım Projem: İstanbul-2017-Tohum Otizm Vakfı-Adımlarımız Otizmli Çocuklar İçin!
  • Ulaştığım Bağışçı Sayısı: 29
  • Ulaştığım Bağış Tutarı: 2.210 TL
  • Beraber Koştuğum Takımlarım: Koşu TutkunlarıING
  • Kampanya Sayfam:
    https://ipk.adimadim.org/kampanya/CC24453
  • Kampanya Koşucu Kodum: CC24453
  • Göğüs Numaram: 2590

Bu yardımı siz topladınız, ben sadece vesile oldum. Seneye daha çok toplayacağız inşallah.
Allah hepinizden razı olsun.
Garmin ölçümleri ile maraton derecem
Resmi derecedeki zamanlamam: 4 saat 11 dakika 54 saniye
Genel sıralamada 711, Türk'lerde 500. olmuşum. Seneye daha yukarılara doğru tırmanmak da bir diğer hedefim olsun. Andımızda dediğimiz gibi:

"Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir."

Sağlıcakla kalın...
Gökhan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder