16 Aralık 2016 Cuma

38. İstanbul Maratonu: İlk maraton asla unutulmaz

Üzerinden neredeyse bir ay gibi bir zaman geçmiş olmakla birlikte hatıralarımdan hiç silinmeyecek olan bu ilk maraton koşumu blog'umda ölümsüzleştirmek, benimle birlikte koşamasalarda, yanımda olan tüm kıymetli dostlarım, ailem ve eşime bir kez de bu yazı sayesinde iyi ki varsınız demek için aldım kalemi elime...

Maraton fuarında: İsmimi maraton koşacakların arasında bulduğum heyecanlı bir kare
Maraton mesafesi olan 42 kilometre, hazırlık aşamasında koştuğum bir mesafe değildi. Zaten antrenmanlarda bu mesafeyi yıpratıcı olduğu için koşmayı önermiyorlar. Kıymetli arkadaşım Mustafa Kemal'e bunu kabul ettiremedim ama  hazırlık programında koştuğum en uzun mesafe 35K civarlarıydı.  

İlk maraton deneyimi asla unutulmaz derler. Gerçekten de öyle olduğunu kendim yaşayarak tecrübe etmiş oldum. Zihnimin derinliklerinde, maratonun farklı anlarına ait öyle net fotoğraflar var ki... Koşan sadece bedenim gibi sanki ve zihnim onu dışarıdan algılayan bir varlık. Bazen de kendimi kendimle konuşurken bulduğum ve aklını başına topla, enerjini biraz daha idareli kullan yoksa bitiremeyeceksin diyen bir iç ses... Sonlara yaklaşırken sağdan soldan ben yürümeye razı şekilde bitişe doğru ilerlerken, göğüs numaramla bana seslenip, hadi ama az kaldı, sakın bırakma diyen Gülhane Parkı'ndaki ve Sultan Ahmet'teki, hiç tanımadığım halde içimi ısıtan ve azıcık daha koşacak kadar hücrelerimin neresinde kalmışsa bulup çıkardığım son partikülleri aktive eden isimsiz destekçiler. İsmini bildiğim bir tanesi de var; eşimin kuzeni Mesut Sönmez; soldan hadi enişte diye bağırdığında kuş olup uçasım geldi ama kanatlarda derman kalmış mıydı, o ayrı konu :)

Yarış için  yine her zamanki gibi Makro ile buluşarak sabah erkenden yola düştük. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur nedeniyle taksi çağırıp Makro'yu da alarak Metro'nun girişine o şekilde ulaştık. Yenikapı aktarması sonrası Taksim'e metro ile ulaştıktan sonra bizi köprüye götürecek otobüslerin olduğu AKM'nin önüne yürüdük. Bu sene otobüse daha rahat bindik. Bunda üst aramalarının daha organize ve düzgün yapılıyor olmasının büyük etkisi olduğunu söyleyebilirim. Gece boyunca bardaktan boşanırcasına yağan yağmur biz köprüye ulaştığımızda artık etkisini iyice kaybetmiş, yerini çiseler vaziyette hafif bir yağışa bırakmıştı. Otobüslere eşyalarımızı bırakmadan önce son hazırlıklarımızı yaptık ve çantadan çıkan mavi yağmurluklarımızı da yarış başlayana kadar üzerimize giyerek soğuktan ve hafif çiseleleyen yağmurdan korunmak için kullanmaya karar verdik. İyi de oldu.

Hafif çiseleyen yağmur altında yarışın başlamasını beklerken
Artık koşuya dakikalar kalmıştı. İstiklal Marşı okunur diye beklerken birden başlama işareti geldi ve ben de maraton koşucuları arasında edindiğim avantajlı olduğunu düşündüğüm bir konumdan, yaklaşık 30 saniye sonra start aldım. Köprüyü tırmanırken yine her iki taraftan daraltılmış olması nedeniyle oldukça dar bir koridordan koşmak zorunda kalarak ilk kilometreyi bu güne kadar koştuğum en yavaş pace ile geçmiş olduğumu farkettiğimde biraz üzüldüm. Ancak sonra yarışın ne kadar uzun süreceğini ve bu 1-2 dk.'nın o kadar da üzerinde konuşmaya değmeyeceği fikrini benimseyerek, kulaklarımdaki müzik eşliğinde Beşiktaş ve Yıldız istikametine keyifli bir tempo tutturdum. Barbaros Bulvarı'ndan aşağı inerken Sinem ve Dağhan fotoğraf çekeceklerdi. Sağdan sağdan inip onları görmeye çalıştım ama bulamadım. Neyse ki onlar beni videoya almayı başarmış ama akşam evde izlerken farketmişler. Çok teşekkür ediyorum sevgili dostlar.

Kabataş, Dolmabahçe derken oldukça iyi gidiyordum. Haliç'ten geçip Eyüp'e doğru koşarken artık hava benim için oldukça sıcaktı. Kafamdaki bezi çıkarıp attım. O ana kadar sırılsıklam olmuştu bile terden. Sanki dün gece o kadar yağmur yağmamıştı, güneş tatlı tatlı gülümsüyordu artık İstanbul'a. Unkapanı'na doğru tırmanırken önümde 4 saat pacer'i koşuyordu. Acaba bu yokuşun başına kadar onun peşinden ayrılmadan koşabilsem gerçekten 4 saatte bitirebilir miydim diye bir soru geldi aklıma. Ancak bunun doğru olmadığını, kendimi bu yokuşta tüketmemem gerektiğini bacaklarım ve nefesim haykırdı hemen. Kendimi yavaşlattım ve hatta tuş kilidinin bir şekilde açılması ile seri halde fotoğraf çekmeye başlayan telefonuma müdahele edip tekrar tuş kilidini aktive edeyim dedim. Bir süre yürüyerek çıktım. Su kemerlerini geçtikten sonra yine gaza bastım ve kaldığım yerden devam ettim. 4 saat pacer'i artık görünürde yoktu. 19. km'de yanımda taşıdığım jeli çıkarıp yedim. Daha önce denediğim bir tattı. Hoşuma gitti. Sahile bağlanırken yarım bir elma aldım ve Yenikapı'ya doğru koşarken yedim. Artık sahildeydim. Rüzgar şiddetle dövüyor, bana karşı büyük bir güç sergiliyordu. Ona rağmen koşmak kolay olmayacaktı ve daha Bakırköy dönüşüne 8 kilometre vardı. Güneş tam karşımda idi ve şapkam yoktu. Onca yağmurun ardından güneş çıkmaz deyip son anda vazgeçmiştim şapkadan. Ama eksikliğini hissettim. Bakırköy'e doğru giderken inşaat alanı halinden tam kurtulamamış sahil yolunda, artık 4 şeritli olan geniş ve boş yolda, olmayan taraftar ve destekçi yoksunluğunda biraz motivasyon kaybederek koşuyordum. Hem güneşten ve karşıdan esen rüzgardan kurtulmak hem de sevdiğim Bakırköy'e ulaşıp bir motivasyon sağlamak için elimden geldiğince hız kesmeden koştum ve Gelik'in oradan dönüş aldım. Bu beni biraz rahatlattı. Artık güneş ve rüzgar arkamda kalmıştı. Bu noktadan sonra sanki mevsim ilkbahardı. 30 km.'leri de rahat geçmiştim. Bu sıralarda bir enerji jeli daha yedim. Son 10 küsur kilometre için ancak etki eder diye hesap etmiştim. 34-35. km'lere kadar enerjim oldukça iyiydi. Ancak bu anlardan sonra ara ara yürüyerek biriken yorgunluk asitini ve nefes düzenimi ayarlamam gerekti. Bu arada ikmal noktalarından su alıp içiyordum. Ayrıca yarım muz alıp onu da yuttum. Ancak bunlar sanki son çırpınışlarımdı. Ne olacaktı yani ? 5-6 km. kala yarışı bırakacak değildim ya. Biraz yürüyüp yine koştum. Son bir jel daha yedim. Artık tadı o kadar hoşuma gitmiyordu. Sarayburnu'na geldiğimde Gülhane'ye az kaldı, yapacaksın diye kendimi motive ediyordum. Tohum bravo, az kaldı tohum diye bağıran ve tezahürat yapanları gördükçe küllerimden yeniden doğup sanki koşuya yeni başlamışım gibi enerji ile doluyor ve yine koşuyordum. Gülhane'ye doğru 4:15 pacer'ına yapışıp onunla koşanları da gördüm. Dedim hadi Gökhan, işte senin istediğin derece ve senin pacer'ın bu. Bırakma onu. Ama nafile, yürek istese de beden uymadı komuta ve onlar birbirlerine kenetlenmiş ve temas halinde koşmaya devam ederken ben yine geri düştüm ve biraz yürüdüm. Gülhane'nin kapısından girdikten sonra yokuş yukarı biraz daha koşacak gücü buldum. Üst kapıdan çıktığımda yine yürümeye yüz tutmuş ve acılar içinde iken her iki yandan bağıranları, destek verenleri gördüm. Haydi 1992, bırakma son 300 filan diyenler vardı. Gerçekten mi dedim kendi kendime ? Rüya da olabilirdi hani. Son 300 m. mi kalmıştı hakikaten ? Son bir gayret ile orayı da koştum ve işte o sırada Mesut'un sesini duydum. 

                                         Mesut Sönmez'in gözünden: Bastır enişte!!!

Finish çizgisi tam önümde idi artık. Altından geçtim ve beni orada bekleyen eşimin kollarına atıldım. Sağolsun o da neredeyse bir saatin üzerinde yürüyerek finish noktasına ulaşmış ve beni karşılayabilmek için izin alarak sporculara ayrılan bitiş noktasında mümkün olan en yakın yerde beni beklemişti. Durduğumda artık kalbim artık yerinden çıkacak gibi gümbürdüyordu. Etraftan gelen uyaranlara ve seslere anında tepki verebileceğimden kuşkuluydum. Sadece nefes almaya odaklanmıştım. Hemen madalyayı boynuma geçirdim. Şurada durup fotoğraf çekelim dedi eşim. Tamam dedim ama, aslında o an bir adım atacak halim bile yoktu. Nefesim düzene girince, çantadan organizasyonun hediyesi olan koca bir kalıp çikolatayı çıkarıp yedim. Biraz daha su içtim. O andan sonra dünyayı biraz daha net algılamaya başlamıştım. Evet bitmişti. Artık ben de maraton koştum diyebilecektim. Hedeflediğimden daha uzun bir süre elde etmiş olsam da, önemli olan ilk maratonu sağlıcakla bitirebilmekti benim için. 4 saat 15 dk. veya 20 dk. olmamıştı da 4 saat 32 dk. 30 sn. olmuştu. Olsundu, seneye bir daha hazırlanır ve 4:15'i hedeflerdim. 

Bitiş çizgisinde ben. Fotoğraf için teşekkürler: Sevda Kündü, Çafder
Biraz dinlenip üzerimizi değiştirdikten sonra hazır Sultanahmet'e gelmişken ve bu kadar da açken, Sultanahmet Köftesi yiyelim dedik. İnanın merdivenleri çıkarken değil ama, tavşan gibi basamakları aşağı doğru inmeye çalıştıkca canım çok yanıyordu. Aşağı doğru inmek için yan yan yürümek dışında bir çare yoktu. Keyifli bir yemek ve sohbetin sonrasında otobüs duraklarına yürüdük. Mesut karşıya geçeceği için orada ayrıldık. Biz Bakırköy tayfası da eve doğru yola çıktık. 

Sevgili eşim ile finish takının önünde
Ben ilk kez bir yardım kampanyası yürüttüm bu koşu ile. İyilik Peşinde Koş (İPK) portalı üzerinden artık bağış toplamak oldukça kolaylaşmış. Geçtiğimiz sene her kurumun manuel yürüttüğü bu süreci tamamen otomatize etmişler. Ben de Tohum Otizm Vakfı için bağış topladım. Beni destekleyenler ve bağışta bulunanların sayesinde tam 3.165 TL toplandı #otizmlicocuklaricin. Adımlarımı onlar için attım ve bu da beni çok mutlu ve ek bir motivasyon sağladı. Bu konuda maddi manevi yardımda bulunan tüm dostlarıma bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum. Seneye bir daha koşacağım. Şimdiden söz alayım; yine yardımlarınıza başvuracağım. İnanın, ben ilk maratonumu koşarken sizler de tek tek gözümün önüne geldiniz ve sizleri de yanımda hissettim. Sağolun, varolun sevgili dostlarım.

Destekçilerim Tohum Otizm Vakfı hesabına tam 3.165 TL bağışta bulundu, sağolsunlar varolsunlar...
Koşuya ait Nike+ verileri, güzergah ve interval süreleri şu şekilde oluştu:



Ayrıca yarıştan sonra anı madalyalarımız ile çekindiğimiz fotoğraf ve sertifikam da kayda geçsin lütfen:

Finish sonrarı Makro ile
Maraton Serfitikam

7 Kasım 2016 Pazartesi

Yenilenen güzergahı ile 8. Cumhuriyet Koşusu, Zeytinburnu

Geçen sene, yani 2015'te ilk kez katıldığım Zeytinburnu Cumhuriyet Koşusuna bu sene de katılmak nasip oldu. Sabah kadim dostum Makro ile bizim evin orada buluşup yarışın başlama noktasına yakın bir yere bırakırız diyerek araba ile gitmiş bulunduk. Ancak Zeytinburnu girişinde yolu kapatmış olduklarını görüp geri döndük. Sahil yoluna indik ve burada da aynı şekilde Zeytinburnu çıkışını kapattıklarını gördük. İnşaat halinde olan sahil yolunda oldukça uzak bir mesafe gidip geri dönmek zorunda kaldıktan sonra Derimod hizasından açık bırakılan ince bir bağlantı üzerinden dönüş alarak bulduğumuz ilk yokuşun üstüne park etmeyi başardık. Neyse ki park ettiğimiz yer başlama noktasına oldukça yakındı. Göğüs numaralarımızı iğneledikten sonra ufak bir ısınma yaptık ve sonra başlama noktasındaki yerimizi aldık.
Yarış başlamadan hemen önce Makro Hoca ile bir özçekim
İstiklal Marşı ve saygı duruşundan sonra hiç beklemediğimiz bir anda tabanca patladı ve aniden yarışın başlaması ile birlikte ben de kendimi akışa bıraktım. Bir süre Makro'yu izledikten sonra onu gözden kaybettim, zaten tüm yarışı birlikte koşacak değildik. Şimdilik benim tempom buna yetmiyor. Bak ama şimdilik diyorum ha, azmin elinden birşey kurtulmaz :)

Yarımaratonu rahatlıkla koşabilen, gözünü maratona dikmiş bir koşucu olarak mesafenin kısa olması mı iştahımımı kabarttı, ya da bir anda fazla mı yüklendim bilmiyorum daha koşunun başlarında, sanırım ikinci kilometresini koşarken sol baldırımda bir çekme başladı ve ince bir sızı oturdu. Makro ile birlikte azıcık ısınma yapmıştık ancak demek ki yeterli olmamış. Koşunun geri kalanında bu acı, ara ara şiddetlendi ve beni yavaşlattı; ancak kesinlikle durduramadı. Yaptığım antrenmanların faydasını burada gördüğümü düşünüyorum. Daha az tecrübeli veya düşük formda olsam bu sızı nedeniyle kısa zamanda yarıştan kopar, yürüme hızına düşerdim diye düşünüyorum.


Uçuyoruz !
Önceki sene parkurun 10K'nın altında bir mesafeye sahip olduğunu tecrübe etmiştim. Bu sene bu konuda bir çalışma yapmışlar ve güzergahı düzenlemişler. Bu sayede parkur, 10,3 K gibi bir mesafeye uzamış.
Zeytinburnu Cumhuriyet Koşusu yenilenen parkuru
Son 1 km. içinde, bacağımdaki ağrıya da kulağımı tıkayarak, son bir atak yapmaya gayret ettim ve Zeytinburnu Koşusunu 52 dk. 36 sn.'de tamamlamayı başardım. Ortalama 5:03 gibi bir pace ile koşmayı başardım.

8. Cumhuriyet Koşusu Sonucum

Bitiş çizgisinde ben: Acı yok Rocky, acı yok
Yarıştan sonra Zeytinburnu Belediyesi'nin önceki seneki ikramlarına ek olarak aşure ikramı vardı. Kuru pasta, ekler, helva, çay ikramları ise yine harikaydı. Yarıştan sonra çay verilen başka bir yarış daha bilmiyorum ve Zeytinburnu Belediyesi'ni tebrik ediyorum. O kadar iyi geliyor ki o anda sıcacık bir birdak çay...
Yarıştan sonra ikramlar yine çok iyi geldi. Anı madalyalarımız ile...

4 Kasım 2016 Cuma

Bükreş Park ve Yol Koşuları

Ekim ayının son haftasında iş dolayısıyla kısa bir Romanya ziyaretim oldu. İzmir, Mersin, Barselona derken bir de Bükreş'te koşmak için iyi bir imkan yakaladığım dört günlük bu sürede, Maraton Antrenman Programımdaki iki hafta içi koşusunu gerçekleştirmeye karar verdim ve hazırladığım el bagajıma bolca koşu ekipmanı koydum. Bu arada kış kapıda olduğundan ve artık soğuklar kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamış olduğundan ufak bir alışveriş yaptım ve iki yeni kışlık ekipmanı malzemelerim arasına kattım. Bunlardan birisi bacakları kışın soğuktan korumak için giyeceğim kalınca bir tayt. Diğeri de Türkiye'de artık yaz-kış saati uygulamasının kaldırılması ile kışın saatlerin geri alınmamasından ötürü artık sabahları erken saatte başladığım tüm koşuların neredeyse ilk bir saatlik kısmında güneşin doğmayacak olması ile karanlıkta koşmak zorunda bırakılan biz koşucuların aydınlatma olmayan bölgelerde önümüzü görmemizi ve belki de daha önemlisi yoldan geçen arabalar tarafından farkedilmek ve ezilmemek için de elzem olan bir kafa feneri. Fenerin pilleri bitince değiştirilebiliyor. Sanırım su geçirmez bir muhafazası da mevcut. Tabi yağmurda denemek fırsat olmadı şimdilik. Bükreş'te ise kafama takıp Herastrau Park'ın karanlık patikalarında ve aydınlatma olmayan göl kenarında koşarken yolu görmem konusunda bana büyük yardımı oldu. Aksi taktirde park, koşarken bastığım yeri bile göremeyecek kadar karanlıktı ve bu fener olmasaydı telefonun led ışığını açmak zorunda kalırdım diye düşünüyorum. 

Neyse efendim bu kadar reklam yeter diyorsak Bükreş'in parklarında gerçekleştirdiğim iki antrenmanın detaylarına geçelim. İlk parkımız "Parcul Herastrau". Kaldığımız otele 5 km. civarında bir mesafede olan bu park, içinde oldukça büyük bir göl barındırıyor. Ayrıca koşarken gördüğüm kadarıyla doğal ortamına çok dokunulmadan restoran ve mini bir otel gibi bazı küçük tesisler de park sınırları dahilinde hizmet veriyor. Bu parkın doğal güzelliklerini gündüz gözüyle görmek nasip olmadı. Ancak ben koşuyu bitirip otele dönmek üzereyken hava tamamen aydınlanmıştı. Yine de karanlık filan demeyip bir iki fotoğraf çekmeye çalıştım.


Herastrau Park içinden bir bakış

Herastrau Park içindeki göle yansıyan ışıklar

Otele dönüş yolunda karşıma çıkan, örneklerini Paris ve Barselona'da da gördüğüm Zafer Takı
Aşağıda Herastrau Park için otelden başlayıp, parkın içinde koşup otele geri dönmem sonucu oluşan koşu güzergahı yer alıyor. Toplamda 15K gibi bir mesafe koşmuş oldum. Hava oldukça soğuktu. İstanbul'a göre 6-7 derece daha soğuk ve rüzgarlıydı.


15K Herastrau Park gidiş, göl kenarında bir süre koşu ve dönüş
İkinci parkımız ise otele oldukça yakın bir mesafede (koşarak 5 dk.) bulunan "Parcul Cişmigiu". Bu park otele yakın olduğundan gidip gelme süresine ihtiyaç olmadığını düşünerek antrenmana daha geç bir saatte başladım ve bundan dolayı parka geldiğimde hava fotoğraf çekilebilecek kadar aydınlanmıştı. Aşağıda bu parkın güzelliklerini gösteren fotoğrafları yazıma ekliyorum. Ayrıca bu parkta, diğerinden farklı olarak çok sayıda güvenlik görevlisinin görev yaptığı da dikkatimi çeken bir ayrıntı oldu.


Parcul Cişmigiu - Kroki

Parcul Cişmigiu

Parcul Cişmigiu

Parcul Cişmigiu

Parcul Cişmigiu

Parcul Cişmigiu

Parcul Cişmigiu, göletin üstündeki yaya köprüsünde

Cişmigiu Park'ta yaptığım koşuya ait Nike+ verisini de güzergahını belli etmek üzere buraya ekliyorum.

Bükreş'te kısa bir koşu: Parcul Cişmigiu
Her iki koşudan sonra güzel bir kahvaltı yapıp üzerine 2,5 km. mesafedeki işyerine gitmek, işin İstanbul'dan farklı bir diğer yanı ve en güzel kısmı diyebilirim. Trafik burada da var ama işyeri bu kadar yakın olunca tercihan yürünebiliyor bile.

Bu arada Bükreş'in tarihçesinde diktatörlük ile yönetildiği bir dönem var. Her ne kadar sonu kötü bitmiş olsa da o zaman yapılan binaların ve yolların üzerine geçen süre zarfında fazla birşey konmadığı geldi kulağıma. Halk o dönem çok eziyet çekmiş. Ancak şimdi de zengin  çok zengin, fakir ise oldukça kötü durumdaymış. Havalimanını şehre bağlayacak metro projesini bile hayata geçirememişler daha. Oranın yerli halkı da bunun üzerine espriler ve şakalar yaparak bana projenin uzun zamandır konuşulduğunu ancak sadece kağıt üzerinde kaldığını anlattılar. Siyasete girecek değilim ama bu işin bir dengesi yok mu, hayat bu kadar zor mu dedirten bir denklem gözümün önüne geliyor bunları duyunca. Neyse...




14 Ekim 2016 Cuma

Darıca Yarımaratonu, 2016

Geçtiğimiz sene yarışa bir hafta kala iptal edilen Darıca Yarımaratonu, bu sene de duyurulan ilk yarış tarihine göre bir hafta öne çekildi ve böylece Darıca ile tanışacağım gün 9 Kasım 2016, Pazar olarak ortaya çıktı. O sabah erken bir saatte uyanıp, kahvaltı yapıp, yarışa hazırlanarak servislerin kalkacağı yere gitmeyi planlamışken, aynı günün sabahında ve çok daha erken bir saatten başlayarak işyerimde senede bir kez denk gelen bir nöbetçilik ile çakışma oldu. Neyse ki işimiz erken bitti ve ben servisle değil ama arabayla, yarış vaktinden önce Darıca'da olmayı başardım. Vardığımda daha saat 8 bile olmamıştı. Makro servisle geldi ve benim geliş saatimden bir 10-15 dk. sonra buluştuk. Göğüs numaralarımızı ve çiplerimizi alıp hazırlandık.

Sabah erken uyanıp işe gideceğim için aceleden birşeyler unuturum endişesiyle çantamı akşamdan hazırlamıştım. Ancak bu tedbirim ters tepti ve telefonu belimde taşıdığım çantayı yanıma almayı unuttuğumu anladım. Telefonsuz ve dolayısıyla GPS izleyici bir uygulama olmadan koşmayı da gözüm yemedi açıkçası. Kilometrede bir geri bildirimde bulunarak bana ortalama pace'i söyleyen bir cihaz olmadan yarış esnasında hızımı ayarlayamazdım. Değişik denemeler ve düşünceler sonucunda telefonumu başa takılan bandana bezlerinden birinin içine sarıp lastikle elime tutturarak koşmaya karar verdim. Fena da olmadı hani. Sesi daha iyi duymak istediğimde sol elimi biraz yukarıya kaldırmam yeterli oldu bu sayede. Ancak yarışın bitiminde lastik yerinin iz yapmış olduğunu gördüm. Sanırım kan dolaşımını olumsuz etkilemiş oldum.

Aslında her açıdan birçok olumsuzlukla karşılaştım bu yarışta. Öncesinde sabah işe 4 gibi geldiğim için kahvaltımı çok erken bir saatte yapmış oldum. Ancak koşu 9:30'da idi ve ben yarışın ilk bir saatinin sonunda açlık hissi duymaya başladım. Normalde koşudan 2-3 saat önce kahvaltı yapmaya alışıktım ve bu açlık hissi performansım açısından gerçekten olumsuz bir etki yarattı. Yarışın içinde ilk bir saat oldukça iyi bir süre elde etmeme rağmen, ikinci kısım diyebileceğimiz uzun mesafeli tırmanmaların yer aldığı bölümde açlıktan içim kazındı; kazındıkça su içtim. Su içtikçe performansım düştü ve sonunda bu yokuşlardan birinde sağ bacağıma şimdiye kadar hiç olmayan bir şey oldu. Sanırım ayağıma kramp girdi. Nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum; öğrendim. Hemen koşmayı bırakıp yürümeye başladım. Tabi bu esnada arkamda bıraktığım diğer koşucular birer ikişer yanımdan geçmeye başladı. Sağolsun içlerinden birkaçı beni cesaretlendirdi ve motivasyon sağlamak için "Sakın durma, devam et!" şeklinde destekte bulundu.

İşte koşu sporunu sevmeniz için çok güzel bir sebep. Başka hangi sporda rakip oyuncu gelip sana bunu söyler acaba. Hiç birisinde sanırım.

Koşucular! Sizler çok güzel insanlarsınız. Sizin o tıkır tıkır atıp damarlarınıza kan pompalayan ve oradan da sizi yollarda koşturan kalbinizin güzelliği işte böyle tüm hayatınızdaki davranışlarınıza vuruyor. Bu spora başladığıma çok memnunum; birçok koşu dostu edindim hepsi de pırlanta gibi.

Yokuş yukarı yoklamalar, herkes burada mı :)
Neyse dönelim yine Darıca'nın uzun yokuşlarına :) Hadi bunu yürüdüm bitirdim yine biraz koşayım dedim. Sanırım 17K civarında karnıma bir de sancı girmesin mi ? Bu sefer tamam, artık bitti dedirtti bana bu sancı. Sanki sağ bacağımda dolaşan zehir karnıma dolmuş gibi içim bir tuhaf oldu. Kaldırıma yanaştım biraz. Yine destekler, yine güzel sözler... Ya siz iyi ki varsınız ya! 18-19K'larda yine biraz yürüdüm sanırım sonraki yokuşta ara ara koştum ara ara yürüdüm.

Yokuş aşağı yardırmışken...
İşte tam o sırada yanımdan şimdi hatırlayamadığım bir dost geçti. Ne dese beğenirsiniz ? "Abi son 300 abi hadi abi bitiyor!" demesin mi ? Gerçek olabilir miydi ?

Önce beni yüreklendirmek için bu kadar az bir mesafe kaldığını söylediğini zannettim. Ama gerçek olabilirdi tabi. Nike+'a göre de bitime birşey kalmamıştı ama o zaten 21K'da 1K yanlış ölçmüyor muydu ? Sanırım son yaptığım kalibrasyon işe yaramış olabilirdi çünkü artık hata payı o kadar büyük değildi. Benim telefon Darıca yarımaraton parkurunu 21,5K ölçtü .

Evet, doğruydu :=) Gerçekten bitiyordu. Uzaktan Finish takını görebiliyordum. Son gücümü de burada kullanmaya karar verdim ve son birkaç dakikayı da var gücümle koştum.

Bitime doğru var gücümle koşarken...
...ve işte bitiş çizgisinden geçerken ben

O kadar yürümeme rağmen Darıca Yarımaratonu'nu koştuğum süre (1:58:16) ve derecem aşağıdaki şekilde oldu:


Yokuş yukarı olan bölümlerdeki yürümelerin ara zamanlardaki dışa vurumu açıkça görülüyor:

Bu da Makro ile bitişten az sonra çektiğimiz fotoğraf ve sonrasında gerçekleşen madalya törenimiz:


Darıca'yı ilk kez görmüş oldum bu vesileyle. İlk olarak bende temiz, derli-toplu bir yerleşim yeri olduğu izlenimini bıraktı. Özellikle koşunun ortalarına denk gelen bol yeşillikli, iki katlı sıra sıra bahçeli evlerin dizildiği mahalle oldukça yaşanılası bir yerdi. Biz koşarken balkonlarında pazar sabahı kahvaltısı yapmakta ve çaylarını yudumlamaktaydı bu semtin insanları. İçlerinden cep telefonuyla kamera kaydı yapanlar da oldu, tezahürat yaparak destek olanlar da. Bu evlerin olduğu kısmı bitirdikten sonra bahsettiğim yokuşlar başladı ve bir ara meşhur Darıca Hayvanat Bahçesi'nin kapısının önünden geçtik. Onu da gidip ziyaret etmek nasip olmadı bu yaşımıza kadar. Belki çocukları gezdirme bahanesiyle gidip-görürüz müsait bir zamanda. O zaman bu blog'a Darıca ile ilgili daha çok şey yazacağım söz.

Sonuç olarak, bezdiren yokuşların bol olduğu bu parkuru, İstanbul Yarımaratonuna göre 5 dk. yavaş bir sürede bitirmenin normal olduğunu kabul edersek ve yaşanılan olumsuzlukları da hesaba katarsak, tüm bunlara rağmen Darıca, İstanbul'a göre 6 dk. yavaş koştuğum bir yarımaraton oldu.

Darıca Yarımaratonu Koşu Güzergahı

Benim ilk Darıca'm oldu. Darısı yeni Darıca'ların başına...


16 Eylül 2016 Cuma

Tatilde, gezide, yurtiçi-yurtdışı demeden, bahane bulmadan, sadece koş: Yazlık antrenmanlar

Uzunca bir süredir sesim soluğum çıkmıyor diye durduğumu, durakladığımı ya da vazgeçtiğimi sanmayın lütfen. Aksine antrenmanları elimden geldiğince aksatmadan sürdürmeye çalışıyorum. Yakından tanıyanlar veya sadece bu blog'a denk gelmiş ve beni uzaktan da olsa tanımış olanlara ilham vermeye devam etmek istiyorum. Bu nedenle yaz mevsimini nasıl geçirdiğim hakkında bir yazı kaleme alıp hem kendi motivasyonumu arttırmak, hem de siz değerli koşu dostları ile bu platformda buluşmayı sürdürmek isterim.

Daha önceki senelerde sırasıyla 10K ve 15K koştuğum Vodafone İstanbul Maratonu'nda bu sene tam bir maraton koşmayı uzunca bir süredir hedefime koymuştum. Bunun için sevgili Makro'dan aldığım bir antrenman programını takip etmeye başladım. Başlangıcı Haziran ayının ortalarına tekabül eden bu program 16 haftada maraton koşmaya hazır hale gelmek için haftada üç antrenman öngören bir antrenman sistemi içeriyor. Bu üç antrenmandan biri interval, diğeri tempo, sonuncusu da uzun mesafe koşusu olacak şekilde düzenlenmiş bir program. Böyle anlatınca ballı-börek (easy piece of cake) gibi görünen bu programın bile uzun süren hazırlanma esnasında sürdürülebilirliğinin o kadar da kolay olmadığı ortaya çıkıyor. Buna benim kişisel günlük aktivite düzeyim (İstanbul trafiğinde uzun saatler otobüs ve serviste seyahat ediyor ve günde 3-4 km. yol yürüyor olmak) ve bir de programın ilk iki ayınının yaz dönemine denk gelmesini de katınca bu programın sekteye uğramaması zaten bir mucize olurdu diyebiliriz. Yazın tatil döneminde kah otomobil ile şoför koltuğunda kah uçakta aktarmalı yolcu olarak gezip-seyahat etmek, yüzmek, bisiklet, yeni yerler görmek derken şimdiden kaçırdığım çok sayıda antrenman oldu bile.

Sevgili koşu dostları, bunun böyle olacağını tahmin ediyordum zaten. Ancak ben yine de hiç bir bahanenin arkasına sığınmadan bavulumu hazırlarken tüm ekipmanlarımı da yanıma aldım ve belki de bir o kadar daha kaçırma ihtimalim olan antrenmanı da gerçekleştirdim (İşin gerçeği şu, 3 haftalık tatil zamanı içerisinde 6 antrenmanı kaçırmışım; yine 3 haftalık aynı süre zarfında 6 tane de antrenmanı evimden uzaklarda koşarak gerçekleştirmeyi başarmışım!). Ağustos ayının en sıcak günlerine denk gelen ilk tatilde, kavurucu sıcağı ile meşhur olan ilimiz Mersin ve çok sevdiğim güzel İzmir'in Gümüldür sahilinde koştum. Bunların üstüne bir Barselona koşusu var ki, keşke daha çok zaman ayırabilseydim ve sabah erken kalkıp koşabilseydim dediğim o güzel sokaklar ve parklarda aklım kaldı, içimde azıcık bir uhde kaldı canım dostlarım. Bu Avrupa'lılar şehirciliği çok güzel uyguluyor. Ana caddeler sanki cetvelle çizilmiş gibi, yolların kenarında mutlaka bisiklet yolları hesap edilmiş ve ayrılmış. Bazen gidiş-geliş, bazen caddenin bir yanında gidiş, diğer yanında dönüş olarak ayrılmış bu bisiklet yollarına kimsenin bırak otomobil parketmeyi aklından geçirmeyi, bebek arabası ile bile girmediği bisiklet yollarından bahsediyorum. Bunları dile getirince biz kötü oluyoruz. Ama bizim güzel İstanbul'umuzun onlardan ne eksiği var. Şu var maalesef; bizim Bakırköy-Yenikapı, hadi şimdi inşaat şantiyesi durumunda olduğundan, bisiklet yolu güme gitti. Onu bırak yaya olarak da zaten sahilden denize bakılacak az bir bölge ya var ya yok Zeytinburnu hizalarında şu sıralarda. Peki ya daha evveliyatına dönelim ve bakalım. Asıl sorunu o zaman aleni bir biçimde görmek mümkün çünkü. Kaldırımlara arabalarını parkedenler mi dersin, mangalını tam bisiklet yolunun üstünde kurup dumanını tüttürenler mi dersin, ne ararsan vardı haftasonu bu mavi çizgilerle ayrılmış bisiklet yolunda. Asıl sorun insanımızı kurallara uymaya ve birbirine saygılı olmaya alıştırmak, bir kültür ve kimlik yaratmak. O yolun sadece bisiklet için ayrılmış olduğuna insanları ikna etmek. Şimdi ben bunları buraya yazdım, siz de okudunuz. İnanın ki kendimiz çalıp kendimiz oynadık. Hedef kitlenin bu blog'da çok zaman harcayıp değer verip okuyacağına zaten zerre inancım yok. Ben tüm bunları kaleme aldığım bu zaman zarfında, çok olmadı daha yeni geride bıraktığımız temmuz ve ağustos aylarında, Ataköy'deki bisiklet yolu da asfalt yenileme esnasında silindi gitti. Geri geleceğine dair ümidim ise gün geçtikçe azalmakta...

Neyse serzenişi bir kenara bırakalım, şikayet etmeyi çok sevmem ben. İnsanı daha mutsuz eder. Elimizdekilerin değerini bileceğiz ve daha iyi olması için ümidimizi canlı tutacağız. Artık gelelim şu meşhur uzak şehir koşularına.

İlk önce Mersin. İlk defa gittiğim bu güzel ilimiz beni modernliği, canlılığı ve güzelliğiyle şaşırtırken iklimiyle de oldukça zorladı. 14-20 Ağustos tarihlerinde Mersin'de bulunma fırsatı yakaladım. Caddeler geniş ve büyük dönel kavşakların hakim olduğu bir trafik şablonu var. Trafik yok denecek kadar az. İnsanlar sıcakta pek dışarıda gezmemeyi tercih ediyor ki onlara ben de hak verdim. Öğlen vakti güneş sanki sizi eritip yok edecekmiş derecede yakıyor. Klimalı ortama girince bir ferahlama bir rahatlama geliyor insana. Dışarıda işin yoksa hiç çıkmamak daha iyi. Ama tabi biz gezmeye ve görmeye gittiğimizden dışarı çıktık. Kebap konularına pek girmek istemiyorum. O kadar yakınında olunca Adana Kebap burada sadece kebap diye geçiyor tabi. Yanında bol yeşilik getiriyorlar neyse ki, hep de et yenmez ki di mi ama :) Mersin'de sahil boyunca parklar, yürüyüş yolu ve uzun bir koşu parkuru olduğunu keşfetmek bana büyük bir mutluluk verdi. İki kez koştum bu yolda. İlki 4,5 mil süren bir interval antrenmanı idi ve aşağıdaki güzergahta gerçekleşti.


Sonraki ise bir tempo koşusu idi ve oldukça zorladı. Mersin Öğretmenevi - Mezitli arasında 7 mil koşusu. Onun ayrıntıları da aşağıda yer alıyor.


Mersin'den sonra İzmir-Gümüldür'de bir hafta kaldık. Bu süre zarfında ikisi sabah birisi akşam olmak üzere 3 antrenmanı da gerçekleştirme fırsatı buldum. İlki Gümüldür - Ürkmez arası interval antrenmanı:


İkincisi Gümüldür sahilde tempo:


Üçüncü ve sonuncu İzmir koşusu ise birazı yolda birazı sahilde olmak üzere bana oldukça zorlu bir akşam geçirten ama bittiğinde de o derece büyük mutluluk veren neredeyse bir YM. Güzergah şu şekilde: Gümüldür Sahil - Doğanbey - Gümüldür Sahil - Ürkmez.
Buyrunuz ayrıntıları aşağıda:


20K bitip eve döndüğümde yazdıklarım ise durumun vehametini gözler önüne seriyor. O gün yazdıklarım şu şekilde:
"Sahilden başlayıp 3 km olmadan yola tırmandım. Ağır bir antrenman oldu bu tırmanışlar nedeniyle. Bir süre yol kenarından tırmanmalı-inmeli gidip geri döndüm. Sonra yoldan siteye sapıp yine sahile indim ve son 10K için Ürkmez'e gidip geldim. Tamamladığımda üzerimdeki formayı soyunup atalı çok olmuştu. Bantlar terden kaydı gitti. 'Runners nipple' olmasın diye formayı çıkardım mecburen. Neyse ki yazlık ortam :) Susuzluk kavurdu. Yarım litre ile 20K çıkmazmış. Bu da ders olsun bana :("

Evet neymiş efendim; Yarım litre ile 20K o sıcakta çıkmaz. Kışın aralık ayında, ocakta, şubatta olabilir belki ama ağustosta asla!!

Tüm bu koşulardan sonra Kurban Bayramı ile birleşen bir etkinlik için İspanya'nın Seville kentine gitmemiz gerekti. Hazır gitmişken Barselona adlı güzide şehri gezmezsek eğer çok yanlış yapacağımızı söyleyen dostlarımızın sözlerini dikkate alarak Barselona'yı da görme ve gezme fırsatımız oldu. Barselona'nın güzelliklerine çok girmeden orada tam da şehrin göbeğinde yeşil mi yeşil güzel bir park olan Park de la Ciutadella'da yaptığım akşam koşusunu da burada tarihe not düşmek istiyorum. Allahım ne olur bizim de şehrin göbeğinde böyle kocaman parklarımız olsa keşke...

Bu da parktaki koşularıma ait veriler:


Akşam olmasaydı belki sabah bu parkta koşmak nasip olsaydı gündüz gözüyle herhalde bir buçuk saatten aşağı bırakmazdım. Aşağısında da Hayvanat Bahçesi varmış efendim, içinde 2500 civarı canlı barındırıyormuş. Gidip göremedik ama başka sefere diyelim inşallah.

Parkın gündüz gözüyle çekilmiş fotoğraflarını da eklemek isterim yazıma. İçinde ördeklerin yaşadığı bir göleti de olan, kimsenin kimseye dönüp gözucuyla bile bakmadığı, piknik ve mangalcıların ne sabah ne akşam bulunmadığı; daha ne söylesem bilemedim ama sakin ve kafa dinlemek için her akşam iş çıkışı gidilecek cinsten, rahat nefes alıp dinlenme alanı sunan harikulade bu parka ait fotoğrafları aşağıda bulabilirsiniz.

Tüyümsü garip bir bitki


Bana bakıyor, poz verdi sanki :)


Mamut heykeli



Doğumgünü kutlaması da yapıyorlar parkta

Köpükten iple ve rüzgarla şişen büyük balonlara sıkça rastladık


Koşmak için bana iki ayakkabı,bir t-shirt ve şort, azıcık da yol kenarı yeterken bu parkın ne büyük bir mutluluk vermiş olabileceğini varın siz hayal edin. Belgrad Ormanları var ya dediğinizi duyar gibiyim. O kadar yolu kim gidecek. Halbuki bu park şehrin tam göbeğinde. Neyse serzenişe başlamadan mevzuyu kapatıyorum sevgili koşu dostları. Kalın sağlıcakla...