23 Aralık 2017 Cumartesi

39. İstanbul Maratonu : "Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir."

12 Kasım 2017 İstanbul'da sonbaharın kendisini hissettirmeye başladığı, mevsimin dönmesi ile ne giyeceğimize karar vermenin zorladığı günlerde, uzun süren hazırlık devresinin ardından ikinci kez bir maraton koşmak üzere dostum Makro Hoca ile yine bir maraton pazarı sabahında onların evinin orada buluşup düştük yola. İncirli'den metro-metro yaparak Taksim'e ulaştık. Taksim'e geldiğimizde AKM'nin karşısında otobüslere binmeye çalışan insan kalabalığına katıldık. Bu sefer organizasyonda bir sıkıntı olduğu kesindi. Çünkü otobüslerin sayısı oldukça azdı ve düzgün bir sıra yapılabilmiş değildi. Az sayıda gelen otobüse bir de çanta aramasının otobüsün biniş kapısında yapılması gerekçesiyle binmek daha da zorlaşıyordu. Bu sırada, otobüse binmek mümkün olmayacak ve yarışa katılamayacağız gibi bir düşünceye kapılmaya başlamıştım. Kadınlar ve erkekleri farklı kapılardan bindirmeyi akıl etmişlerdi ama bunu bile başaramıyorduk sabahın aydınlanmayan o saatinde. Yanında küçük çocuğu ile gelenler için ise durum daha da zordu. Onlara yol vermek istiyor ama sıkışıklıktan bunu bile başarmakta zorlanıyorduk. 20-25 dakikalık bu eziyetin ardından dostum Makro az önümde iken nasıl olduysa aradaki mesafe açılmış ben üç sıra arkada kalmıştım. Herhalde çocuklu bir bayana yol vermek için geri durmam sonucu olmuştu bu. Ancak diğerleri benim kadar sabırlı değildi. Sağdan soldan önüme giriyorlardı. Yine de aynı otobüse binmeyi başardık.

Köprüye geldiğimizde tanıdıklarımızla karşılaştığımız bir selam faslı olur mutlaka. Yine böyle oldu ve bu sene 4:15 pacer'lığı görevi üstlenen Cemal Ağabey (Bilekoğlu) ile karşılaştık. Çok sevdiğimiz bu neşeli abimiz ile pozitif enerji dolu hoş bir sohbet yaptık. Aslında benim hedeflediğim süre de Cemal Abi'nin üstlendiği görevle örtüşüyordu ama içimden bir ses 4:05 ve hatta 4 saati de zorlayabileceğimi fısıldayıp durmuştu yarışa hazırlandığım süre boyunca. Bu yüzden kendi hızımda koşmayı seçmiştim. Bir de bu sene hızımı ayarlamak için kolumdaki saate güveniyordum. Ne de olsa Darıca'da bunun çok faydasını görmüştüm ve artık alışmıştım. Dağhan ve eşi Sinem ile onun ablası da gelmişti yarışa. Bu kadroyu birarada yakalamışken hemen bu heyecanlı günün anısına güzel bir fotoğraf çektik:

Yarış öncesi hatıra fotoğrafı
Son hazırlıklarımızı gerçekleştirmek üzere eşya otobüslerine yakın bir kenara geçtik. Ben içlikle gelmiştim ama iki kat üstüste giyinmek fazla gelecekti. Bunu artık tecrübeden söyleyebilecek durumdaydım ve içimdekini çıkartıp sadece sarı "Tohum" t-shirt'ümle koşmaya karar verdim. Ayakkabılarımı alalı bir ay kadar olmuştu anca ve sol tekinin astarı bazen tam oturmadığında ayağımın iç tarak bölgesinde hızlıca su toplanmasına neden oluyordu. Maalesef bu sabah daha yarış başlamadan önce bu durum oluşmuştu. Makro ile de istişare ederek durumu düzeltmeye çalıştım ve astarın duruşunu sürekli değiştirip denemeler yaptım. Sonunda en doğru yerleşimini bulmayı başardım ama maraton gibi uzun mesafeli bir koşu öncesi yapılacak hatalar listesinin en başlarındaki bir maddeyi ihlal etmemin cezasını hemen almış oldum.

"Daha önce denemediğiniz, hatta biraz eskitmediğiniz bir malzemeyi yarış günü de kesinlikle kullanmayın."

İşte bir aylık henüz yeni sayılabilecek bir ayakkabı giyerek durumu riske atmanın bedeli deride hafif su toplaması ve kızarıklık olmuştu. Neyseki yanımda flaster vardı ve kabaran derimin üzerini bununla kapatıp daha fazla sürtünmesinin önüne geçip kendimi sağlama aldım. Bu hayati bilgileri de Aykut Çelikbaş'ın "Ultra Kitap" adlı kitabından, ultramaratoncuların zorda kaldıklarında neler yaptıklarını anlatan bölümden okumuştum. Aslında su toplayan bölge daha büyük olduğunda dört farklı kenarından iğneyle delip sonra üzerini kapatıyorlarmış. Neyse ki benim durum o kadar ciddi değildi.

Ultra Kitap, harika bir başvuru kaynağı olmuş.
Hem Türkçe hem de gurur verici !
Son hazırlıkların ardından başlangıç çizgisindeki yerlerimizi aldık ve dört aylık disiplin isteyen bir antrenman programının ardından yarışa karmaşık duygularla başladım. Kafamda fikirler ve taktiksel düşünceler ilk andan itibaren dolanmaya başlamıştı. Kendime uygun bir plan yapmıştım. Buna göre ilk 6 kilometre kadar 6 pace'e yakın bir tempo ile koşup, sonraki 14 kilometreyi 5:50 civarı, sonraki 14 kilometreyi de yine 5:40 pace tempo ile koşacaktım. Böylece "duvara çarpmadan", yarışın son bölümünü güvenli ve daha düşük bir tempoyla tamamlamak için gücüm kalacak ve enerji depolarım tümüyle boşalmamış bir durumda Gülhane'yi tırmanabilecektim. En azından öyle olmasını umuyordum. Tabi bu en iyi durumda olmasını beklediğim durumdu. Buna uygun bir şekilde saatimi kontrol ederek turları geçmeye başladım. Saatin beni, her kilometre sonunda bilgilendirmesi için bir tur eşittir 1 km. şeklinde bir ayar yapmıştım. İlk bölümlerde yaptığım plan tıkır tıkır işledi. Aslında geri dönüp istatistiklere baktığımda 36. kilometreye kadar plana gayet sadık kaldığımı görebiliyorum. Geriye dönüp o anları hatırladığımda yarışın içinde 36. kilometredeki bu düşüşü de gayet belirgin şekilde hatırlıyorum zaten. Neyse orayı birazdan ayrıntılı anlatacağım.

Sevgili eşim ve teyzesi ile canparemiz İnci beni desteklemek için önce Haliç çıkışına sonra da en son bitişe kadar geldiler. Onların haricinde de çok sayıda akrabamız bitiş çizgisinde bizi karşıladı. Artık abonem olan Mesut yine vardı :) Onların haricinde yeni destekçilerim de olmuştu. Celal Enişte, Mine Hala, kızları Leyla ve Merve tam kadro gelmişti. Eşimin ablası da küçük Ali İhsan'ı kapıp gelmişti. Birgül Teyzem ve İnci hep Berat'ın yanındaydı. Yarışın ardından köfte yemek için sözleşmiştik ve işte hepsi bitişte beni karşılamak için bir pazar sabahı çıkıp gelmişlerdi. Bana ve Otizm'li çocuklara destek olmaya gelmişlerdi. Tohum'un t-shirt'lerini giyip beni öyle karşıladılar. Çok güzel bir görüntüydü.
Yarış sonrası canlar ile güzel bir anı

Güncellenmiş 42 kilometre maraton parkuru
Dönelim yarışın kritik anlarına. Bu sene parkurda biraz değişiklik oldu. Haliç'ten sonra Eyüp tarafına dönüp bir gidip geldiğimiz sonrasında Fatih'teki su kemerlerine doğru Unkapanı yokuşunu tırmanıp Aksaray üzerinden Yenikapı'ya döndüğümüz o kısım artık yoktu. Onun yerine hep sahilden gidilecek ve eksik olan bu mesafeyi Bakırköy Gelik yerine Yeşilköy'den dönerek tamamlayacaktık.

Bu seneki yarışın teması: ÇocuklarİçinKoş
Ben hep öyle yapıyorum, tabi tüm destekçilerim de :)
Unkapanı yokuşunun olmaması işin güzel yanıydı. Ancak Unkapanı ve Aksaray'da olan seyirci desteğinden de mahrum kalacaktık. Yeşilköy istikameti bizim hep koştuğumuz antrenman güzergahında olduğundan bilinmeyen bir yanı yoktu. Yarışın o bölümlerini koşarken kendimi hep evimde hissettim. Bu bana büyük bir rahatlama sağladı. Yenikapı'ya kadar olan bölümde ise kah yağmur çiseledi kah güneş açtı. Bu defa hazırlıklıydım ve şapkam vardı. Her iki durumda da şapka çok işime yaradı.
Galata Köprüsü'nden geçip
sola sahil istikametine dönerken,
henüz 10 km. yeni geride kalmış
Sevgili eşim Berat'ın kamerasından bir kare:
Kendisi bu sene de bana çok destek oldu
Maratona hazırlanırken güzel bir amacınız varsa eğer sabahları erkenden kalkıp yaz sıcağında, yağmurda veya karda koşmak hiç zor gelmez. Ben de bu şekilde bir hazırlık devresi geçirdim ve sadece rahatsızlık veya sakatlık nedeniyle 4 antrenmanı kaçırdığım dört ayın sonunda yoldaydım. Yenikapı'yı geçtiğimde, evime doğru her zaman koştuğum bu yol benim için çok tanıdıktı ve geçen senenin aksine o kadar da rüzgarlı değildi. Azıcık yağmur yağdı ama hemen geçti. Ben yarışın aslında Yeşilköy girişinden döndükten sonra başlayacağının farkında olarak sürekli tur zamanlarımı kontrol ederek planıma sadık kalmaya çalışıyordum. Elimde sporcu içeceğim ile ilk 15 kilometreyi bu şekilde çok rahat geçtim. Yeşilköy'den dönüp Zeytinburnu'na doğru yol alırken masalardan elma, muz gibi ikramlar kaparak yoluma devam ettim. Arada su almayı da ihmal etmiyordum. Dehidrasyon bir koşucunun başına gelebilecek en feci şeylerden birisiydi ve okuduğuma göre her 5K için yarım litre su içmek iyi bir taktik idi. Tabi bu hava koşullarına ve mevsime göre değişir. Ben o kadar çok içemiyorum. 

Yenikapı'yı geçtiğimde hala iyi durumdaydım ve 35 kilometre geride kalmıştı. Korku dolu anlar başlar mı diye aklım sürekli bana uyarılarda bulunuyordu. Geçen sene bu kadarı bile yürüme hızına düşmeme yetmişti. Ancak bu sene hem tecrübe hem de daha sıkı çalışmanın bir sonucu olarak hala düşmemiştim. 36. kilometreyi hafif tempo düşmesi ile bitirdim. Fakat işte o en zor 5 kilometre gelip çatmıştı. Bu bölümde bir ara yürüyüp dinlendiğim iki küçük dinlenme ihtiyacım oldu. Onun dışında kendime sürekli şunu söyleyip moral veriyordum: 

"Başarabilirsin Gökhan, çok çalıştın ve kolay olmayacağını hep biliyordun. Şimdi dayanman gerek. Çocuklar için, çocukların için..." 

Koşucuların kendisine ait bir mantraları olmasının ne kadar önemli olduğunu Haruki Murakami'nin kitabında okumuştum. "Koşmasaydım Yazamazdım" isimli bu kitap oldukça ilham verici gelmişti bana ve farkında olmadan kullandığım bir kavramın adını öğretmişti. En zor anlarda bile kendine telkin edebileceğin bir düşüncen varsa eğer, bunu zor anlarda sürekli tekrar edip moralini yükseltebilirsin. Kafandaki bu fikre mantra deniyormuş.

Kitabın orijinal ismi:
 "What I Talk About When I Talk About Running"
Gülhane'yi hayal ettim sonra. Birazdan orada  olacaktım ve destekleyenler ve diğer tüm herkes orada karşılamak için bekliyor olacaktı. 5 kilometre de neydi ki ? Antrenman için beğenip koşmayacağım minik bir yol !! Fakat bu durumdayken hiç öyle olmuyordu. Büyüdükçe büyüyor, zaman geçmek bilmiyor, yol bir türlü bitmiyordu. Sonunda rüya gerçek oldu ve Gülhane dönüşünü görmeyi başardım. Oradan içeri girip tırmanmaya bir başladım mı, sonrası kolaydı. Sararmış yaprakların kapladığı güzel Gülhane insana hem zorlu bir yokuş hem de harika bir İstanbul sonbahar manzarasını birlikte sunuyordu. Cömert bir evsahibi gibi iyi ağırlıyordu ama evin kirası biraz yüksekti :) Ödemek zorundaydım ve ödedim. Karşılığında fotoğrafçı dostlarımızın çektiği harika kareler bana en güzel hediye oldu. Buyrun birlikte bakalım:







Artık Gülhane'nin üst kapısından çıkmıştım ve beni heyecanla bekleyenlerle aramda çok az bir mesafe kalmıştı. Başaracaktım. Son bir gayretle bitime doğru koştum.

Bitiş çizgisine doğru yardır !
Bitiş çizgisini geçtiğimde hedeflediğim süreyi neredeyse tutturmanın ama daha önemlisi geçen seneki ilk maratonuma göre oldukça iyi bir gelişme yakalamanın mutluğunu yaşıyordum.



Her maratonun kendine has bir hikayesi vardır.
39. İstanbul Maratonu'nki de benim gözümden böyle işte. Herkesin gözünde farklılaşır bu hikaye. Maraton da hayatın küçük bir temsilidir. Hayat yolculuğunda bittim dediğimiz anlar olur ama sevdikleriniz yanınızdaysa, devam edecek gücü bulabilirsiniz. Sizlerin de desteğiyle ben bu maratonu koştum ve sağlığım elverdiği sürece de koşmaya devam edeceğim. Bu da siz değerli dostlarımın, akrabalarımın ve sorumluluk almayı görev bilip yüreğini küçücük çocuklara açanların sayesinde toplanan bağış:

  • Yardım Projem: İstanbul-2017-Tohum Otizm Vakfı-Adımlarımız Otizmli Çocuklar İçin!
  • Ulaştığım Bağışçı Sayısı: 29
  • Ulaştığım Bağış Tutarı: 2.210 TL
  • Beraber Koştuğum Takımlarım: Koşu TutkunlarıING
  • Kampanya Sayfam:
    https://ipk.adimadim.org/kampanya/CC24453
  • Kampanya Koşucu Kodum: CC24453
  • Göğüs Numaram: 2590

Bu yardımı siz topladınız, ben sadece vesile oldum. Seneye daha çok toplayacağız inşallah.
Allah hepinizden razı olsun.
Garmin ölçümleri ile maraton derecem
Resmi derecedeki zamanlamam: 4 saat 11 dakika 54 saniye
Genel sıralamada 711, Türk'lerde 500. olmuşum. Seneye daha yukarılara doğru tırmanmak da bir diğer hedefim olsun. Andımızda dediğimiz gibi:

"Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir."

Sağlıcakla kalın...
Gökhan

11 Kasım 2017 Cumartesi

9. Cumhuriyet Koşusu, Zeytinburnu

"10K yarışının keyfini hem de cumhuriyet coşkusu ile ay-yıldızlı bayrakların eşliğinde yaşamak için harika bir organizasyon:
Zeytinburnu Cumhuriyet Koşusu."

Zeytinburnu oturduğum bölgeye yakın ve yarış bitiminde harika yiyecekler de veriyorlar. Bu yıl tam da 29 Ekim Pazar günü koşulması ile, manevi anlamını sonuna kadar hissettiğimiz bir organizasyon olarak ortaya çıktı. Ellerinde ay-yıldızlı bayraklarla çok sayıda yurttaşımız, çocuklar, gençler bizi desteklemek için oradaydı. Bu gerçekten çok iyi hissettiriyor. Seyirci desteği olmayan yarışları çok samimiyetsiz bulmaya başladım sanırım. Bizim kesinlikle seyirciye ihtiyacımız var. Bu kapsamda bu sene bir güzel gelişme daha öğrendim. TRT3-Spor tam bir saat boyunca Cumhuriyet Koşusu'nu naklen yayınladı. Sonra internet'ten bulup izledim ve kendimi birkaç defa görmeyi başardım. Ben de televizyona çıktım yani sonunda :)

Gelelim müsabaka sabahına. Kadim dostum Makro ile birlikte yollar kapanmadan hemen önce yakın bir noktaya ulaşıp park etme imkanımız oldu. Sonrasında koşu dostları ile selamlaşmalar, parkurda ufak ısınma turları derken İstiklal Marşı'mızın okunmasından sonra yarış başladı.

Yarıştan önce Zeytinburnu anısı

Kısa mesafe koşusu olduğundan ve form durumum iyi diye düşünerek kendime koyduğum hedef pace 4:40 civarıydı. Buna uygun koşmaya çalıştım ve yeni aldığım Garmin Forerunner 35 sayesinde ilk defa bir  yarışta ortalama pace'i anlık görerek kendimi buna göre ayarlama imkanı buldum. Koşu saati almayı ne zamandır istiyor ancak çok pahalı diye bir türlü imkan bulamıyordum. Bir tanıdığımızın yurtdışından isteğimiz üzere giriş seviyesi bu modeli temin etmesi sonucu artık benim de bir koşu saatim oldu. Hem de bilekten nabız ölçme özelliği mevcut. En çok bu özellik hoşuma gitti. Bugüne kadar bu veriyi hiç bilemiyordum. Artık nabzımı da ölçebileceğim.

Yarış hızlı başladı. Başlarda Makro'nun hemen arkasında koştum. Yani deyim yerindeyse ensesinden ayrılmadım :)

Makro dostumun ensesinde, beyazlı o-kırmızlı ben :)

Yarışın ilerleyen kısmında onun pace'inin benden biraz daha düşük olacağını bildiğimden ufak ufak arkadaşımı bıraktım ve bir süre sonra tamamen gözden kaybettim. Saatimin ölçümüne odaklanmaya karar verdim. Koşudan hemen önce içtiğim sporcu içeceği fazla geldi ve bir daha koşudan hemen önce aşırı miktarda sporcu içmemeye karar verdim. Farklı yerlerde çekilen güzel fotoğrafları burada paylaşmak istiyorum. Çekenlerin ellerine sağlık.

Yol yetmemiş kaldırımdan koşmuşum, böyle yakalanırsın işte :)

Zafer işareti yaptığım bu kare sizce de çok güzel çıkmamış mı ?

Yarışın bitişinde bizi güzel bir ziyafet bekliyormuş da haberimiz yokmuş. Önce sıcacık çorba dağıttılar. Nasıl iyi geldi anlatamam. Sonra fuayeye geçtip ve ikramlar sürdü.

Sonuç ne oldu derseniz, hedeflediğime yakın bir pace çıkarmayı başardım. 4:42 ortalama pace ile yarışı 46:59'da bitirdim.


Genel Kategori'deki sıralamam

Bu da 10K için kişisel en iyi derecem oldu. Bu sene rekorlara doymuyorum :)
Kendi çapımda tabi!

Peki ya İstanbul Maratonu ?
42K için süremi geliştirip sağlıcakla bitirmek nasip olacak mı ? Bir sonraki yazımda inşallah bu şekilde bir haber verebilirim sizlere.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir de iyi ki takip edip, beğenenler ve açtığım bağış kampanyasına katılanlar var. Yoksa tek başına koşmak hiç anlamlı olmazdı.

9 Kasım 2017 Perşembe

Darıca Yarımaratonu, 2017

"Darıca'nın yokuşlarını, inişlerini çıkışlarını bir kere tadan ondan vazgeçemez."
Zorlu bir parkurda yarı maraton koşmak ve süre olarak gelişme kaydettiğini görebilmek ise ayrı bir keyif.

Bu yıl 15 Ekim, Pazar günü koşulan Darıca Yarı Maratonu için hazır maratona hazırlanırken arkamıza aldığımız bu rüzgarla bakalım ne kadar ileri gideceğim dedim ve pazar sabahı erkenden uyanıp bizi Merter'deki benzinlikten alıp Darıca'ya götürecek olan otobüse ulaşmak için yola çıktık. Makro ile birlikte metrobüs'e yürüyüp buluşma noktasına gittik. Bizden erken gelenler de olmuştu. Koşu dostları ile selamlaştık ancak otobüs henüz gelmemişti. Beklerken Koşu Tutkunları grubundan Ceyhun ile karşılaştık ve resimlerden tanıdığım arkadaşımla el sıkışıp tanışma olanığım oldu. Sonra hep birlikte otobüse bindik ve Darıca'ya erken bir saatte vardık.

Makro ile Darıca Hatırası
Yarışın başlamasına çok zaman olduğundan bir pastanede oturup çay-simit yedik ve içimizi ısıttık. Sonrasında yarışın başlamasına az bir vakit kala, biraz ısınma koşusu yaptık. Zaman çabuk geçti ve biz başlangıçtaki yerlerimizi aldık. Artık tanıdığım bu parkurda, güzel bir sonbahar gününde koşmaktan büyük keyif aldım. Hava o kadar güzeldi ki bir süre sonra güneş etkisini gösterdi ve içlik bile fazla geldi diyebilirim. Kendimi yokuşlara göre ayarladığım için bu sefer tırmanışlarda kesilmedim ve genelde koşarak çıktım. Sadece Hayvanat Bahçesi'nen sonraki uzun yokuşun son bölümünde bir miktar yürüdüm. İşte o tırmanış anlarından birinde Çafder'den Sevda Hanım'ın yakaladığı bir poz:



Ancak her çıkışın bir inişi vardır ve işte bu da rahat koşarken objektiflere poz verdiğim bir başka enstantane. Ben bu fotoğrafı çok sevdim:


Bir tane de yakın çekim yakalamışlar. Onu da buraya koymak istiyorum. Çekenlerin ellerine sağlık:


Bu şekilde Darıca'da güle oynaya koştum ve işin en güzeli kişisel en iyi yarı maraton derececemi elde etmeyi başardım. Üstelik bunu Darıca gibi zorlu bir parkurda başarmış olmak da işin en büyük artısı.

Bitişe artık çok yakınız ve  son sürat koşuyoruz
Runkeeper ile kaydettiğim koşu verilerini yine kayda geçmesi için buraya da bırakmak isterim.


Runkeeper gerçek mesafeye ve zamana yakın bir ölçüm yapmış.
Kişisel en iyi yarı maraton derecem 1:49:06 şeklinde gerçekleşti.



23 Temmuz 2017 Pazar

Temmuzda bile montunun fermuarını sonuna kadar çektiren bir iklim: Kopenhag Gezi ve Koşusu

Hatıralarımız... Onlar ancak aklımızda tazeliğini korudukça varlıklarını sürdürmeye devam edebilirler. Taze tutmak için her geçen gün tüm yaşantımızı gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçirmenin bir yöntemi ise henüz keşfedilmedi. Maalesef yaradılışın bir parçası olarak her ne kadar tüm güzel anları hatırlamak istesek de tüm bu imgeler ilk günkü netliklerini kaybetmeye mahkumdur. Aklımızın çektiği fotoğraflar, üzerlerine yenileri geldikçe silikleşirler ve eninde sonunda tamamen yok olmamış olsalar bile, elimizde ancak bir fotoğraf karesindeki yüksek çözünürlüklü anın bize hatırlattığı o güzel hatıraya ait bazı parçalar kalır. Peki ya hikayenin tamamını hatırlamak istersek. Tümüyle ne olmuştu, o gün tam olarak neler yaşanmıştı, ben ne hissetmiştim o anda ? İşte bu ayrıntıların da zamana yenik düşüp, tamamen uçup gitmesine izin vermek istemiyorsak eğer yapabileceğimiz son bir ilüzyon olan, belki de yüzyıllardır insanoğlunun bulduğu en önemli silah diyebileceğim yazıya sarılmak bir çare olabilir. Kalem kılıçtan keskindir diye boşuna mı denmiş ? Kaleme kağıda döktüğümüz sözcükler, yazın anında o anki duygu ve düşüncelerimizi de yansıtmış olmamız şartıyla pekala bizim o güne ait ayrıntılı bir tasviri aklımızın tuvalinde resmederek o günü baştan yaşamamızı sağlayabilir. O zaman buyrun Kopenhag gezisini birlikte ölümsüzleştirelim, günü geldiğinde çekilen yüksek çözünürlüklü fotoğrafların anlamı azalıp, hafızamızdaki hikayeler berraklığını yitirdiğinde okuyup o anı baştan yaşayalım.

Biliyorum alt tarafı yabancı bir şehirdeki küçük bir koşu için yukarıdaki giriş çok iddaalı oldu. Yine de insan her zaman yaşadığı şehirden uzaklarda kurulmuş, başka kültürlere ait farklı şehirleri gezip göremiyor. Hayır vazgeçmiş değilim; sözlerimin arkasındayım ve kıymet-i harbiyesinde altını doldurmak için dilim döndüğünce anlatmaya başlıyorum.

Eşimle birlikte onun işi gereği Kopenhag'a seyahat etme fırsatım oldu. Fırsat bu fırsat, hemen koşu ayakkabılarımı ve tişörtümü de koydum tabi bavuluma. İnsan hayatında kaç kez Kopenhag'a gider ki? Danimarka'nın başkenti olan bu şehrin nüfusu yaklaşık 1,5 milyon civarı. Şehir, içinden geçen nehirler sebebiyle kanallar şehri olarak da anılıyor. Biz de havalimanına iner inmez, daha önce araştırdığım ve oldukça pahalı olduğunu bildiğim bu şehri en ekonomik şekilde gezebilmek için birer Kopenhag Kart aldık. Bu kartın en güzel yanı, içlerinde müzeler, saraylar, kaleler, kuleler, turistik bahçeler, hayvanat bahçesi, botanik bahçesi, akvaryum, kanal turu gibi 80 civarı turistik yere ek bir ücret ödemeden girme hakkı olmasının yanında, tüm raylı sistem, tren, metro ve otobüslere de ücretsiz biniş hakkı olmasıydı. 24 saatlik olan kartla tüm bunları gezmek olanaklı olmadığından az bir fiyat farkı ile 48 saatlik olan kartı almaya karar verdik ve havalimanından otelimize en yakın istasyona tren ile gidilebileceği bilgisini de alıp yola çıktık. Merkez istasyonundan, kalacağımız otele yaklaşık on dakika gibi bir sürede yürüyerek ulaşmak mümkündü. Otele vardığımızda saat öğleden sonra 4 gibiydi ve fazla dinlenmeye gerek görmeden ilk fırsatta gezmeye başladık. İlk olarak şehri kanal turu ile görmenin iyi bir başlangıç olacağına karar verdik. Ne de olsa elimizdeki kart, kanal turunu kapsıyordu. Cepten Google Haritalar'ın yönlendirmesiyle kanal turunun başladığı yere geldik. Ancak bir sorun vardı. Son gezintinin saati için broşürde 18:00 yazıyordu. Sırada en az on kişi bekliyordu ve kolumdaki saat 17:55'i gösteriyordu. Bir an bu sıra nedeniyle tura katılamayacağımızı düşündük. Bu arada tuhaf bir şekilde saat altıyı geçtiği halde insanlar sıra olmaya devam ediyordu. İşte o zaman bunun nedenini anladık. Danimarka'da saat henüz 17:00 idi. Nasıl sevindiğimizi anlatamam. Çok yol geldiniz yoruldunuz, bizden size ufak bir ödül olarak şehri gezmek için ek olarak bir saatiniz daha olsun demişti sanki biri. Biz ilk defa bu kadar kuzeye çıkıyorduk. Günbatımının kaçta olduğunu o an bilsek sevincimiz iki kat artardı herhalde. Ancak henüz bu tuhaflığı da deneyimlememiştik. Gece Tivoli Bahçeleri'nden çıkıp otele döndüğümüzde gerçeği anlayacaktık. Hava bir türlü kararmak bilmiyordu. Sonunda yine otelin kablosuz internetine bağlı olan cebe müracaat ederek "Yahu kaçta kararıyor bu hava ? " diye baktığımızda cevap oldukça şaşırtıcı gelmişti. Havanın kararması neredeyse 23:00'ü buluyordu. Üstelik tam bir karanlıktan da bahsetmek mümkün değildi. Bu nedenle herkes ışığı kesip uykuya dalabilmek için kalın perdeler kullanıyormuş . Bunu da sonradan eşim söyledi. Otel odasında bu şekilde kalın perdeler vardı. Kanal turu, broşürde yazdığı şekilde tam bir saat sürdü. Rehberimiz etraftaki binaların ne olduğunu ve tarihçelerini İngilizce, Danca, Almanca şeklinde sürekli anlattı. Ben bu gezinin hatırı sayılır bir kısmını, el kamerası ile görüntüledim. Rehberimiz daha gezinin en başında altından geçeceğimiz köprülerin çok alçak olması nedeniyle kafamızı çarpmamamız için hepimizi uyardı. İlk başta bu uyarıyı çok dikkate değer bulmamış olsam da rehberin ne demek istediğini teknemizin altlarından adeta yalayarak geçtiği köprüleri görünce anlamış oldum.

Bu gezide şehrin genel bir panoramasını hiç yorulmadan görmek mümkün oldu. Küçük Denizkızı heykelinin olduğu sahile de oldukça yakın yanaşıp fotoğraf çekmeye imkan tanıdılar.


Bu güzel gezinin ardından çok ünlü Tivoli Bahçeleri'ne gitmeye karar verdik. İçinde şehri yüksekten görebileceğiniz lunapark aletleri de olan bu bahçeye elimizdeki kart ile giriş yine ücretsizdi. Ancak aletler ücretliydi. Binmedik ve eksikliğini de hissetmedik. Bahçenin kendisi oldukça güzeldi. İçinde küçük bir Kopenhag saklıydı sanki.



Çocuk oyun alanları, panayır yerini andıran bir düzende ailecek oynanabilecek jetonlu oyunlar ve harika bahçelerin içinde serbestçe gezen ördekler, tavuklar... Bizde olsa bu hayvanlara kesin bir zarar gelir diye düşündüm hemen. Ancak bu kanatlı arkadaşlar insanların arasında o kadar rahatça geziniyor, lokantalara ve kafelerin içlerinde o kadar rahatça geziniyordu ki, kesinlikle hiç kimsenin onlara zarar vermeyeceğinden adları gibi emin oldukları anlaşılıyordu. Sonraki gece buraya yine gelecektik. Ancak kartın ikinci girişi sağladığını henüz bilmiyorduk. Bunu kapıdan sorup olumlu yanıt alınca pek bir sevindik doğrusu. Termosumuza çay doldurup geldiğimiz ikinci gün rahat şezlonglar bulup yeşil çimlerin hemen üzerindeki manzaraya daldık. Gecenin sonunda suların üzerindeki tahta köprüde muhteşem bir su ve ışık oyunları gösterisine denk geldik.




Ertesi sabah ilk olarak Rosenborg Sarayı'na gitmeye karar verdik. İtiraf etmeliyim ki kocaman bir bahçenin içindeki bu kale ve içinde sergilenen eşyalar oldukça etkileyici ve görülmeye değer. İçeri sırt çantası ile girmek yasak olduğundan bilet alınan ofisin karşı hizasındaki küçük odadaki kilitli dolaplara çantalarınızı bırakmanız gerekiyor. Danimarka'nın para birimi Danimarka Kronu (DKK) ve 7 DKK'dan biraz fazlası yaklaşık 1 Euro ediyor. Kilitli dolaplar 10 kronla çalışıyordu ancak elimdeki bozukluklardan hiçbirisi 10'luk olmadığından bilet memuresi bana bir onluk ödünç verdi. Geri verdik tabi çıkışta.

İçeride çok güzel bir rehberli tura denk geldik. Bu o kadar doğal oldu ki, rehber kız anlatmaya başladığında ben de tam önünde duruyordum ve doğal olarak dinlemeye başladım. Bu sırada eşim gördüğü her yeri resimlemeye çalışıyordu. Kalenin ana bölümünü gezip hazine odasına inileceğine ait anonsa kadar grupla birlikte hareket ettik ve anlatılanları dinledik. Ancak ne olduysa bu anda oldu. Rehber kız ne dese beğenirsiniz ? Bunun kapalı bir gruba ait rehberli bir tur olduğunu ve hazine bölümüne gitmeden önce gruptan olmayanların geride kalmasını rica ettiklerini söyledi. Ben tabi o ana kadar bunun herkese açık bir anlatım olduğunu düşünerek dinlediğim için hafiften bir yerin dibine girip sonra hemen hiçbir şey olmamış gibi yüzeye çıktım.

Bunun kapalı bir grup için rehberli tur anlatımı olduğunu bilmediğim anlarda rehber kızı dikkatle dinlerken ben.
Bak bir de utanmadan en önde duruyor :)
Geri kalanını kendi başımıza gezecektik. İyi ki de öyle yaptık. Ben zaten Danimarka ve İsveç tarihi ile ilgili kısmı ve kralların isimleri ile bu iki ülkenin 1600'lü yıllarda birbirleri ile yaptıkları deniz savaşlarını filan dinlemiş ve olayın özünü kavramıştım. Bundan sonrası teferruattı. İsveç'i bir gün geri alırız diye tüm işlemelerde ve forslarda halen İsveç'in sembolünü tutmaya devam etmişlerdi ancak İsveç geri alınamamıştı.



Tahtların etrafındaki bu aslanlardan daha çok sayıda sipariş edilmiş ama kral ölüp yerine oğlu geçince bu kadarı da yeterli, bütçeyi tutturmamız lazım deyip siparişin geri kalanını iptal etmiş. Bu saray artık bir müze, ancak yine de günümüzde de kraliyet ailesine ait bir bebek dünyaya geldiğinde, fotoğrafta görülen vaftiz takımlarını ödünç olarak veriyormuş müze yönetimi. Buyrun ileri demokrasi efendim :)
Sonrasında hazineye indik. Burası yerin altında bir yerlerde ve içeride paha biçilemez takılar, hazineler ve en önemlisi taçlar var.


Hazineyi de gezip gördükten sonra kralın aslında yazlık olarak kullandığı bu sarayın kocaman bahçesinde biraz gezindik. Çok güzel çiçekler gördük. Bahçe çok bakımlı. Buyrun birkaç fotoğraf...



Günün geri kalanında, elimizdeki kartların hakkını vermek ve bu güzel şehri daha yakından tanımak için Jeoloji Müzesi, Botanik Bahçesi ve Hayvanat Bahçesine gittik. Jeoloji Müzesini oldukça ilginç bulduğum belirtmek isterim. Burada dünyanın dört bir yanından getirilmiş ilginç oluşumlu taşlar sergileniyor. En ilginç birkaçını buraya bırakıyorum efendim. Kabul buyrunuz lütfen...




Botanik bahçesini de gezip iyice yorulduktan sonra nasıl olsa hava geç kararıyor diyerek otobüse atlayıp hayvanat bahçesine gitmeye karar verdik. Diğerleri ile kıyaslandığında burası merkezden biraz uzak sayılır. Akşam saatlerinde gezdiğimiz için olsa gerek bütün hayvanları göremedik. Girişte bir aslan karşıladı bizi. 

Sonrasında deniz aslanlarını, flamingoları gördük. 


Kanguruları doğal ortamlarında yani arada herhangi bir kafes olmadan görmek ise çok güzel bir şans. Hiç bu kadar yakın olabileceğimi düşünmemiştim. Annesinin kesesine girip-çıkan yavruya bile rast geldik. Çok kuvvetli zıplıyorlar. Arka ayakları özellikle bunun için yapılmış. Ancak kısa mesafeler için ellerini yere koyup ilerleyerek de yerden otladıklarını görmek beni çok şaşırttı. Bu kadar hızlı zıplayan ve yol alan bu canlıların zayıf bir yönleri olduğunu ve bunun da elleri olduğunu düşündürdü bana. 


Sonrasında kurtların inlerine vardık. Köpek sandık ama kurtmuş bunlar. Demek filmlerde boşuna atıl kurt demiyormuş bizim Hun Türkü Tarkan. Tüm bunların ardından fil ailesine konuk olduk. Anne-baba ve yavru fil. Yukarıda asılı saman balyalarını hortumları ile deşip ağızlarına götürüşlerine şahit olduk. Anne beslenirken yavru fil de annesinden süt emiyordu. Uzunca bir süre bu güzel aileyi seyrettik. 

Çıkışta lemurlara denk geldik. Siyah-beyaz çizgili bu şirin yaratıklar bize özel bir gösteri hazırlamışlar gibi bulundukları ortamda daldan dala uçtu ve en tepedeki yuvalarına kadar nefes kesen akrobasi gösterileri sundular. Şu denge mekanizmasının onda biri biz insanlara verilmiş olsa ne acayip olurdu diye aklımdan geçirmeden edemedim. 


Tüm hayvanları göremediğimiz için vakit kalırsa ertesi gün yine geliriz umuduyla buradan ayrıldık ancak görecek o kadar çok yer vardı ki buraya yeniden gelmeye zamanımız olmayacaktı.

Ertesi gün kongreden çıkıp soluğu akvaryumda aldık. Burası havalimanından bir durak önce olduğundan merkeze yine bayağı bir uzak sayılırdı. Çok fotoğraf koymaya gerek görmüyorum çünkü bunun ayarında ve hatta belki daha güzelleri bizim İstanbul'da da var bu tip akvaryumların. Köpekbalıkları, kaplumbağalar, dev vatozlar... Belki işin erbabı olsak daha çok şey ifade edebilir tabi ne var ki bizim için hepsi aynı gibi görünüyor.



Buradan dönüşte Amelienborg Sarayı'nı gezmeye karar verdik. Birbirine eş dört binadan oluşan bu heybetli sarayın sadece bir binası ziyarete açık. İçinde yine kraliyet ailesine ait odalar, eşyalar, yağlıboya tablolar ve fotoğraflar sergileniyor.



Bu sarayı gezdikten sonra sahil boyunca yürüyerek Kastellet'e gitmeye karar verdik. Zaten artık bu sarayla birlikte Kopenhag kartımızı alalı 48 saat dolmuş ve dahası yürünecek mesafelere gözümüzü dikmek durumunda kalmıştık. Sahilden yürürken güzel manzaralara da denk geldik.


... ve hatta ilk gün kanal turunda denizden görmüş olduğumuz Küçük Denizkızını karadan da gördük.


Denizkızı heykelinin az iç kısmında etrafı sularla çevrili eski bir kale varmış: Kastellet. Burası hala askeriyeye ait. Akşam saat 18:00'dan sonra giriş yasak. İçeride kavga etmek, gürültü filan yasak. Ama güzel bir haber de var, koşmak serbest :) Çok yağmurlu ve soğuk bir gün olduğundan bir yıldızı andıran bu parkurda o gün koşan pek kimseye rastlayamadım. Ancak içeride çok güzel bir yel değirmeni var ve orada bol bol resim çekindik.

Kastellet'in giriş kapısı: Kuralların yazılı olduğu bir levha var. Bisiklet ve koşu serbest, kavga yasak :)

Sonraki gün otelden buraya ve sonra yeniden otele doğru dönerek bir koşu yapmaya karar vermem kaçınılmazdı. İçerisi yemyeşildi. Parkur çok düzgündü ve bol rüzgarlıydı. Yediğimiz yağmur ve  rüzgardan bitkin bir şekilde kendimizi Nyhavn'a sürüdük ve gerisin geri yürüdük. Nyhavn, sözcük anlamı ile yeni liman anlamına geliyordu ve o rengarenk boyalı evlerin dizildiği kanal boyu olarak tarif etmek oldukça akılda kalıcı olmuştu. İşte o evler...


Ertesi gün eşim kongrede iken ben de planladığım Kastellet koşusunu yapmaya karar verdim. Ancak bu hiç de kolay olmayacaktı. Önce üniversiteden yarım saat kadar geriye yürüyüp otele geldim ve hazırlandım. Bugün hava oldukça güneşli ve açıktı. Sıcaklık dünkü yediğimiz yağmur ve rüzgar kesildiğinden, hissedilir bir yükseliş kaydetmişti. Ben de giydim t-shirt'ümü ve attım kendimi yola. Hem Nike+'ı açtım hem de navigasyondan yardım alarak Kastellet'e koşmayı başardım. Derecem ve güne ait koşu kayıtlarını ve rotayı da paylaşıyorum. İleride bakarsam beni mutlu edeceğine adım gibi eminim.


Kopenhag koşusunun tam ortasında Kastellet'ten bir kare

Koşunun ardından eşimin yanına yine yürüyerek gittim. Neyse ki kongrenin  içecek ikramı boldu ve su ve soda içerek eksilen suyu yerine koymaya çalıştım. Kongreden sonra Christiania'ya gitmeye karar verdik. Burası şehrin içinde özerk bir bölgeymiş. İçeride uyuşturucu serbest. Açıkta tablalarda, kulübelerde otlar filan satılıyor. Gençler mesken tutmuş tabi burayı ama görseniz yine doğa bir harika, yeşillik güzel bir park ve içinde bol su var yine. Kızlı-erkekli gelmişler geziyorlar. Dedik valla bu da ilginç yani ama ortam sakat çok durmayalım, turistiz ne de olsa :) Şaka bir yana hiç bir sıkıntı yoktu ortamda, ancak satılan hediyelik eşyaların üzerinde artık Kopenhag yerine hep Christiania yazıyordu. 



Kopenhag'ın içinde özerk bir bölge: Christiania
Ertesi gün Kopenhag'dan Malmö'ye trenle geçmeye karar verdik. Bunun için Merkez İstasyonu'ndan tek bir trene binerek İsveç'in üçüncü büyük kenti olan Malmö'ye geçmemiz gerekiyordu. Tren, Danimarka ile İsveç'i birbirine bağlayan ve denizin üzerine inşa edilmiş dünyanın ikinci büyük aralıklı asma köprüsünden geçerek Malmö'ye ulaşıyordu. Köprünün geçtiği güzergaha suni bir ada yapılmıştı ve tren yolun bir kısmını denizin altındaki bir tünelden katediyordu. Bu kadar hizmete rağmen fiyatı çok aşırı pahalı da değildi. Bak şu Allah'ın işine. Yoksa yap-işlet-devret burada bilinmiyor muydu ? Neyse çok karıştırmadan gezimizin son günü olan Malmö öğleden sonrasını anlatayım. İlk önce Malmö Kalesi'ni gezdik. Yine bol yeşilliklerin içinde bir şehir ve her yer park, her yerde dev gibi yeşil alanlar. Bu Avrupa'lıların Toki'den de haberleri yok bence ya neyse :)

Malmö Kalesi (Malmöhus slott)

1434'de yapımı başlanan kale 1600'lerde İsveç Krallığı için ön karakol vazifesi görüyor ve genişletiliyor. Sonradan önemin yitiren kale 1800'lerde hapishane olarak kullanılıyor. 1937'lerde ise müzeye dönüştürülüyor.
Kalenin karşı hizasına düşen ve 190 metre yüksekliğiyle Avrupa'nın en yüksek konut binası olan Turning Torso (Dönen Gövde)'yi de uzaktan gördük.

Malmö şehir kütüphanesi de tarihi bir bina olduğundan bir uğradık. Anneler daha ilkokul bir yaşındaki çocukların ellerinde tutup buraya getirmişler. Minicik velet tam on tane kitap seçmiş kütüphaneden ödünç alıp okumak için. Hep geldikleri belli. Annesi hiç yardım etmese bile otomatik barkodlarını okutup aldığı kitapları sisteme kaydettirecek kendisi. Yalnızca boyu tam yetişmiyor diye bazen yardımcı oluyor annesi. Çocuk on kitabı üst üste dizmiş halde kucağında taşıyarak getirdi bu barkod tarayıcı makineye kadar. İçimden dedim ki bizimkileri buraya kadar gelmeye razı etsek bile kitapları bize taşıtıp eve gidince en iyi ihtimalle bize okutacakları kesin. Avrupa'nın güzel yanlarını alalım dedikleri burası olabilir bence. Lütfen okuma alışkanlığını bebeklikten itibaren oturtalım sevgili ebeveynler. Sonra çok geç oluyor. Okumak ufuk açar, her kitap yeni bir dünyaya kapıları aralayıp bizi özgür kılar. Ben şahit olduğum bu olaydan büyük ders çıkarttım size de iletmek istedim.
Şehir kütüphanesi
Kütüphaneden sonra Pilldamsparken parkında gezdik. Burada kanolar ve deniz bisikletleri kiralamış insanlar hallerinde oldukça memnun görünüyordu. 


... ve sonrasında kralın bahçesinde ördekleri,kazları ve kuğularla güvercinleri besledik.

İstanbul galetasını görünce Kungsparken'daki kanatlılar birden başıma üşüştü.
Bizim galeta ilaç gibi geldi valla kazlara :)
Parktan dönüşte bir olayla karşılaştık ve buna pek anlam veremedik. İnsanlar yolun kenarına yapılmış fazla yüksek olmayan bir platforma çıkmış sokağın kenarında dans ediyorlardı. Ne var şimdi yani bunda, olamaz mı der dediğinizi duyar gibiyim. Olur tabi bence de olsun. Tango yapıyorlardı. Biz yine de bunun akşam iş çıkışı olan bir kurs filan olduğunu düşündük ilk önce. Çünkü millet ara ara eş değiştiriyordu. Az önce orta yaşlı hanımla dans eden genç, şimdi de güzel bir uzakdoğu kökenli genç kızla dans ediyordu. Bazıları diğerlerinden daha iyiydi dans konusunda. Dedik herhalde onlar hoca, diğerlerine sırayla öğretmek için dans ediyorlar. Yarım saat kadar hayran hayran izledikten sonra eşime bunun aslını öğrenmek için gidip konuşalım dedim. Sorduğumuzda aldığımız cevap bizi çok şaşırttı. Hayır dans kursu değilmiş, burada yaşayan insanlarmış. Akşam vakti gelip öylesine dans ediyorlarmış işte. Bir yaşıma daha girdim azizim. Bizim İstanbul denen megaköyde kadınlarımız toplu ulaşımda, sokaklarda rahatsız bir vaziyetle karşılaşmamak için pür dikkat gezerken, adamın dediğine bak yahu. Hiç olacak şey mi yani, inanmadım tabi. Kesin bizi kıskanıyorlar, benim Türk olduğumu anladı ondan böyle bir cevap verdi diye düşündüm. Bak adama bir de demesin mi siz de biliyorsanız buyrun dansa katılabilirsiniz, herkese açık. Tövbe tövbe diyip hemen uzaklaştık tabi. Şaka bir yana bizim oraya bu dans ilk etapta fazla gelir tabi. Halayla filan başlasak o da kabulüm ya neyse :) KKTC'de halaylı versiyonunu görmüştüm. 
100 sene filan sonra belki bizim de olur. Benim göremeyeceğim kesin ama sonrasını bilemiyorum.
Malmö'de yol kenarında rastgele tango yapan insanlar

Malmö'yü de pek beğendik. Ancak Kopenhag'dan sonra daha küçük ve bakımsız bir şehir havası verdi bize. Bu kadar yakınına gelmişken görmeye değer yine de. Bir öğleden sonranızı ayırmanız yeterli olur.  Akşam olunca Lilla Torg meydanında oturup günü başarıyla tamamlamanın ödülü olarak kendimize bir toblerone'lu cheesecake ve çay ısmarladık ve sonrasında tren istasyonuna geri yürüdük. 


Geri dönüşte görevli biletlerimizi kontrol etti. Sakın nasılsa bakmıyorlar demeyin. Otomatlardan gidiş-dönüş Malmö biletinizi alın. Nakit para veya Debit kart geçiyor makinede. Kredi kartı ile olmuyor. Biraz para olan bir hesaba bağlı banka kartınız Kopenhag Merkez Tren İstasyonu'nda işinizi görür. Makinelerde İngilizce dilini seçmek mümkün. Ayrıca görevliler yardım etmek için otomatların başında bekliyor ve herkes çok iyi derecede İngilizce konuşabiliyor.

Bisiklet yolları, yaya kaldırımları ve motorlu taşıt trafiği kesinlikle çok iyi düzenlenmiş ve kimse diğerinin yoluna girmiyor. Kırmızı yandığında herkes yerinde mıhlanıyor. Kimse son anda geçmiyor. Hatta erkenden durmak için yavaşlıyor. Otobüsü, treni kaçırdım diye peşinden koşan yok. 5 dk. sürmeden yenisi gelecek nasılsa. Herkes bunun bilincinde. Aceleleri yok, telaş yok. İten-kakan yok. Olmaz arkadaş ya, bu kadarı bana fazla :) Yarın İstanbul'a uçuyoruz nasılsa. Arabayı İspark'tan aldım mı alışırım hemen trafiğe, dur-kalka, itişe-kakışa...